KÖRLE YATAN...

The Times isimli İngiliz gazetesinin dış haberler şefi Browen Maddox hanım, makalesine “Demokrasinin zaferi Atatürk’ün vizyonundan kopuşa işaret ediyor” şeklindeki başlığı uygun görmüş. Şöyle devam ediyor: “Abdullah Gül’ün Türkiye’nin yeni cumhurbaşkanı olmakta gösterdiği başarı, demokrasi için bir zafer; ancak, muhafazakârların, /yani/ laik kentlere rağmen Anadolu’nun bağrından gelen şatafatsız (“low-key”) Müslüman seçmenlerin, yeni gücünü yansıttığı için laikliğe bir darbedir.”(1)  

Lütfen, cümleyi bir kez daha okuyun; siz İngiliz olsanız, bundan ne anlarsınız? Türkiye’de kentler laik (ne demekse) amma… Anadolu’nun bağrından gelen şatafatsız Müslümanlar (ne demekse – bu bağlamda, “şatafatlı” Müslümanlar kimlerse) diye birileri var; bu birileri, muhafazakâr (yani?) olup “laik” kentlilerin başına derttirler. (“at the expense of”) Üstelik, “yeni bir güç” edinmişler (ne demekse) ve Gül’ü cumhurbaşkanı seçtirmek suretiyle laikliğe darbe vurmuşlardır. Yetmiyor, hanım, “muhafazarlık” eşittir “laiklik karşıtlığı” gibisinden özgün bir tanım getirirken, Türkiye’de “kentler muhafazakâr değildir” hükmünü dillendirmekten sakınmıyor. “Anadolu seçmeni”nin ilk kez oy verdiği iması da cabası! 

Fesuphanallah!  

Belli ki, Browen hanım, ne Türk siyasi tarihi hakkında bilgi sahibi, ne de son seçimleri izlemiş; “laik” kentlerimizden Ankara’nın %47,5, İstanbul’un %45,2, İzmir’in %30.4 oranında AKP’ye oy verdiğinden haberi yok! Ama ne gam! Oriyantalisttir, ne söylese yeridir hesabı, atışa devam ediyor. Efendim, Dışişleri bakanlığı sürecinde, Sayın Gül’ün kendileri, “dünya-ölçütlerinde çıkıntısızlık (“smoothness”) sergilemiş” olduklarından, cumhurbaşkanlıkları “Türkiye haricindeki ülkeler için bir sorun teşkil etmez”miş, amma… bu ülkeler de Cumhurbaşkanımızın “popüleritesinin yoksul, sıradan Türklerin çoğunluğunun sesini yansıttığına” mim koymalı, (TUSİAD, TOBB duymasın!) “Türkiye’nin komşularıyla ilişkilerinin naturasını, herhangi bir liderden daha çok değiştireceğini” akıllarından çıkarmamalıymışlar. Allahallah! Türkiye Cumhuriyetinde dışpolitikayı ne zamandan beri cumhureisleri belirliyor?! Ama olsun diyor, Maddox hanım, en üstenci demokrat kimliğiyle, “Seçilmiş hükümetin /son/ 60 yılın beşinci askeri darbesine kurban gidip, generallerin aşırı dindar (“religious”) saydıkları siyasileri devirmelerindense, İslam’la hafifçe boyanmış (“tinged”) dahi olsa demokratik hükümet iyidir…” Burada yine bir “amma..” çünkü, hernekadar “laikliği sürdürmeye söz vermiş”se de Sayın Gül’ün “ne yapacağını kestirmek kolay değil”miş, zira, “eşinin başörtüsü seçim kampanyasında abartması imkânsız ölçülerde önemli sembolik bir rol üstlenmiş,” ve Sayın Gül’ün bizzat kendileri “eşinin başını geleneksel biçimde örtünün uçlarını boğazından dolayıp ensesini örtecek şekilde bağlamak yerine daha modern bir biçimde bağlayabileceğini söylemiş,” hatta (bu da Guardian’dan) “eşinin siyaset yüklü İslami başörtülerini yeniden tasarlaması için kıyafetleri Catherine Zeta-Jones’u süsleyen bir Avusturyalı modacıyı yardıma çağırmış” olmakla beraber, bu durum dahi, muhalifleri tarafından “İslâmi uygulamanın devletin alanına yöneltilmiş tehditkâr bir tecavüz” olarak algılanmış -mış!(2) Üstenci olduğu kadar da yüzeysel ve kaba olan bu makale, “analiz!” sayılıyor. En azından, “Seccade ilk kez köşkte” manşetinin altına taşıyan Milliyet, böyle takdim ediyor. 


Bir de Helena Smith’imiz var. Bu hanım da, rahmetli Özal şöyle dursun, Nazmiye hanımın tüylerini diken diken edecek “seccade ilk kez köşkte” şeklindeki sansasyonel haberin mucidi! “The Guardian”ın “analisti,” Sayın Gül’ü, “uygulamacı (“practising”) Müslüman,” “eski İslamcı,” “cana yakın İngiliz muhibi” olarak takdim ediyor.(3) Haber midir, temenni midir pek de belli olmayan bir uslupla, Gül’ün “muazzam veto gücü” olan bu mevkiye gelmiş olmasının “zehirin (“vitriol”) boşalmasını, laiklerle daha dindar-zihniyetli Türklerin arasındaki nefretin köpürmesini tetiklemiş, ordunun da müdahale tehdidini müteakip, milyonlarca protestocuyu sokaklara dökmüş” olduğunu söylüyor. “Kendisine şüpheyle yaklaşanları tarafsızlığı hususunda ikna edebilmek için, Mr. Gül’ün kurulmasına yardım ettiği AK partiyi bırakması bekleniyor” beyanı, Helena Smith hanımın kifayetsizlik konusunda meslektaşı Maddox’u aratmadığını gösteriyor.  
İngiliz The Times ile The Guardian böyle de Amerikan Washington Post farklı mı? Jackson Diehl, Washington Post’daki “İslam Demokrasisi Harekete Geçti” başlıklı (“İslam demokrasisi” ne demekse) makalesinde, “Gül’ün önderliğindeki /Türk hükümetinin/ (ne demekse) AB’ye üyelik müzakereleri için bastırdığı”ndan, “başarılı olabilmek için bu doğrultuda bir dizi hukuk ve insan hakları reformları yaptığı”ndan; “Kürt azınlığın ve kadınların daha geniş haklara sahip oldukları”ndan; “idam cezasının kaldırıldığı”ndan bahisle, kendilerinin, “Birleşik Devletlere ‘laik’ Türk politikacılarının ve de Türklerin büyük çoğunluğundan daha dost… liberal ve Batı-yanlısı bir politikacı” olduğunu haber vermektedir. Diehl beyin Gül’e ilişkin temennilerine söylecek lâfımız olamaz ama maddi hatalarının ürkütücü boyutları düşündürücü. Nitekim, aynı Diehl’in Amerikan Kongresinin önündeki Ermeni Tasarısına ilişkin “Belki Türk tarihini tartışmak Kongre’nin işi değildir, belki yanlış nedenlerden dolayı böyle bir iş yapmaktadırlar. Amma, Türkiye, arzuladığı gibi yüzü Batı’ya dönük, istikrarlı bir demokrasi olacaksa, /Türk/ siyasileri, hiç değilse herkesin yaptığını yapmalı, yaptırımı olmayan Kongre kararlarına omuz silkip, geçmelidirler” diye biten, 5 Mart tarihli “Kongre’nin Osmanlı Gündemi” başlıklı yazısında da meseleyi nesnel kriterlerle değil, tümüyle Amerikan çıkarları açısından ele almış olması, manidardır. Diehl’in idam cezasının kaldırılmasına ilişkin verdiği bilgiyi “yüksek gazetecilik standartlarıyla övünen The New York Times’ın” Türkiye muhabiri Sabrina Tavernise’e borçlu olduğunu, Milliyet yazarı Kadri Gürsel’in yazısından anlıyoruz. 19 Mayıs’ta idam cezasının AKP hükümeti tarafından kaldırıldığını yazan Sabrina hanım, bundan beş gün kadar önce de “Başbakan’ın atadığını sandığı Konya Selçuk Üniversitesi Rektörünün özgürlükçü ve liberal icraatı üzerinden AKP’yi övmüş”müş.  
Muradım ne bu gazetecilerin ipliklerini pazara çıkarmak, ne de tencere dibin kara seninki benden kara gibisinden bir olguya sığınarak Türk basınının özensizliği mazur göstermek. Muradım, günümüzde “malûmat” ile “bilgi”nin arasındaki uçurumun ne denli derinleştiğine dikkatinizi çekmek. Gelin de, Edward Said’i rahmetle, saygıyla anmayın! 


Edward Said, daha 1981’de yayınlanan “Haberlerin Ağında İslam”(4) adlı kitabında, İslâm’ı içeren haberlerin “gazete muhabirlerine yanlış yapma imtiyazı” tanıdığına işaret ederek, “aktarma” olayının çoğu kez “karartma” eylemine dönüştüğünü göstermişti. “Muhabirler, belirli görevlere ya o sıralarda birinci sayfaya manşet olan haberlerin oluştuğu yöreye yakın bir yerlerde olduklarından (Helena Smith, Sabrina Tavernise gibi) ya da çabuk koku almak gibi bir yetenekleri olduğundan (Maddox, Diehl, gibi) atanırlar. Görevlendirildikleri ülke hakkında daha çok birşeyler öğrenmek yerine, yanıbaşlarında cereyan eden olayları yakalar ve çoğunlukla bir klişeye (“laiklerle daha dindar-zihniyetli Türklerin arasındaki nefret” gibi) ya da okuyucularının doğruluğunu sorgu sual edeceklerine pek ihtimal vermedikleri (Sayın Gül’ün ‘İngiliz muhibi’ olduğu gibi) bir ‘gazetecilik hikmeti’ne dönüştürürler.”  

“Haberin geçtiği yörenin dilini bilmiyor olmaları, aslında daha büyük bir cehaletin parçasıdır.” Açıklarını, ya Batılı meslektaşlarına (Diehl ile Tavernise durumunda olduğu gibi) ya da Batılı ses veren yerel gazetecilere (Maddox ile Semih İdiz, İlter Türkmen, Yusuf Kanlı, vb. durumunda olduğu gibi) dayanarak telâfi etmeye çalışırlar. (Bakınız, Maddox’un 17 Ağustos 2006 yazısında alıntı yaptığı, İdiz: “Erdoğan’ın İsrail’e ilişkin sert sözlerini eleştirirken, Türkiye kendisini yavaşça ve giderek Batı’dan uzaklaştırıyor” diyor; İlter Türkmen, “Başbakan Erdoğan’a ‘Türkiye’de Yahudi düşmanlığının azmasının ne kadar tehlikeli olduğunu en iyi kendisi biliyor olmalı’ diye çıkışıyor; “Yusuf Kanlı, meseleyi ortaya ‘Türkiye değişiyor; insanlar daha muhafazakâr, muhafazakârlar daha milliyetçi, milliyetçiler ise ırkçı oluyor’ şeklinde koyuyor.” Erdoğan’ın Lübnan’a asker gönderme düşüncesi, “’Gözleri Türkiye’nin güneydoğudaki ayrılıkçı Kürt asilerine karşı kendi yürüttüğü savaştan uzaklaştırma amacını güdüyor,” diye yazıyor’” 
Said, “Batılı ses veren” yerel gazetecilerin, hemen her yerde çağdaşlaşma programlarına odaklı seçkinler olup, “İslâmiyete ilişkin gerçek duygularını inkâr etmek hatta saklamak için ‘nesnelliklerini’ ve ‘bilimsel tarafsızlıklarını’ ortaya koyma çabası içinde,” otoriter ve “şatafatsız Müslümanlar”ın dinamiklerine neredeyse kendileri kadar yabancı tipolojiler olduklarına işaret eder: Modernizasyon teorilerini “inatla sürdüren bu seçkinlerin çok sayıdaki yanılsamalarından birisi, İslâmın ebedi bir çocukluk yaşadığı şeklindedir. Gerçek kalkınmanın bir dizi köhne batıl inanç tarafından engellendiği, Orta Çağ’dan modern dünyaya geçişe bir takım garip hocaların ve fakihlerin mani oldukları” şeklindeki saklı inançları, “Oriyantalizmle modernizasyon teorisinin pürüzsüz bir bileşimi”dir. “Meslekleri İslâm dünyasından haber iletmek olanlar bile, Arap-Müslüman (bunu Türk-Müslüman olarak okuyalım) yaşantısının ayrıntılarının ya da duygusallığının bilincinde değildir… Bize sunulan, İslâm dünyasının bir seri kaba, stilize edilmiş, kısıtlı sayıda karikatürleridir.” 

Oriyantalizmin geleneksel öğretisi doğrultusunda, Müslümanların bir takım “açıkgöz politikacıların esiri olarak, Batı’yı ve ilerlemeyi reddetmek zorunda bırakılan kaderci çocuklar oldukları” hükmünün yerleşik olduğu seçkinlerde, sıradan Müslümanların “daha iyi yöneticiler”in idaresine sokulmaları halinde Batının “çağdaş yaşam” biçimini anımsatan bir tarz geliştirilebileceği inancı güçlüdür. Yeri gelmişken, Sayın Sezer’in giderayak kıymete binmesinin, silâhlı kuvvetlerin kafa dengi komutanlarına göz kırpılıyor olmasının, hatta “Avusturyalı” Kutoğlu’na biçilen rolün altında bu inancın yattığını sezinliyorum.  

Neticeyi kelâm, korkarım ki, söylentinin gerçeğe galebe çaldığı o mesnedsiz entelektüel iklimlerden bir yenisinin oluşmasına tanıklık ediyoruz. Elektronik haberleşmenin daha da güç verdiği bu ortamda körle şaşının birbirlerini tamamlayarak beslenirlerken çizdikleri Türkiye resminin Yeni Dünya Düzeni tasarımını kolaylaştırıcı bir “gerekçe”ye öncülük ediyor olması ihtimalini ürkütücü buluyorum.  

(1)The Times, Victory for democracy marks a break with Ataturk’s vision, Browen Maddox: World Briefing 

(2The Guardian, Leader, 22 Ağustos 2007

(3)The Guardian, Helena Smith, 29 Ağustos 2007

(4) özgün adıyla, “Covering Islam: How the media and the experts determine how we see the rest of the world;” harfi çeviri, “İslamiyeti ‘aktarırken’ karartmak: Basın ve uzmanlar dünyanın geri kalanını nasıl görmemiz gerektiğine nasıl karar verirler”