29.12.2012

Kapadokya Meslek Yüksekokulu Mütevelli Heyeti Başkanı
Alev Alatlı
Kapadokya Meslek Yüksekokulu Müdürü
Funda Aktan

2023 hedefleri

Türkiye’nin  2023  hedefleri, milli gelirin önümüzdeki on iki yıl içinde asgari üç kat bir artışla yükselerek 2 trilyon dolara ulaşmasını, aynı yıllarda 82 milyon civarında olacağı tahmin edilen nüfusun ortaöğretim okullaşma oranının yüzde yüze çıkarılmış olmasını öngörmektedir.

Sayın Başbakantarafından dillendirilen bu fevkalâde sevindirici hedeflere ulaşılmasının  olmazsa olmaz  koşullarının başında, sanayi,  ticaret ve hizmet sektörlerinin mas edecekleri işgücünün istihdam edilir nitelikte olması gelmektedir. Nitelikli eleman ihtiyacının karşılanamaması olasılığı,  2023 hedeflerine doğrudan sekte vurabilecek ağır bir risktir.

Nitekim, 2000 yılında kabul edilen ve Avrupa eğitimini düzenleyen, Lizbon Stratejisi, onu izleyen Bolonya Süreci, daha sonra Avrupa 2020: akıllı, sürdürülebilir ve kapsayıcı büyüme için strateji’si de, AB için hedefledikleri sürdürülebilir ekonomik büyüme hızını  “daha fazla ve daha iyi mesleklerle” ifade etmektedirler. Bu kapsamda sektör uzmanlarıyla birlikte belirlenecek orta ve uzun vadeli “büyüme için beceri ihtiyaçları” nın teknik ve mesleki eğitim programlarına dönüştürülerek giderilmesi, böylece yükseltilecek beceri ve nitelikleri haiz bireylerin istihdam edilebilirliğinin arttırılması amaçlanmaktadır.

Diplomalı Mesleksizlik

Buna karşın, yeni Yükseköğretim Kanunu tasarısının tartışıldığı Kasım 2012 itibariyle, teknik ve mesleki eğitim programlarımızın nitelik ve nicelik olarak yetersiz olmalarından kaynaklanan diplomalı mesleksizlik, ülkemizin en vahim sosyoekonomik sorunlarından birisi olmaya devam etmektedir.

  • Teknik ve mesleki eğitim - istihdam ilişkisi yok denecek kadar zayıftır.
  • Teknik ve mesleki eğitim, ekonomik kalkınmanın motoru olan işletmelerin nitelikli eleman gereksinimini karşılayacak düzeyde değildir.
  • Teknik ve mesleki eğitim, uluslararası rekabette genç nüfusu ile ön plana çıkmak isteyen ülkemize avantaj yaratacak şekilde yapılanmış değildir. 
  • Ülkemizin halihazır işgücü, 2023 itibariyle hedeflediğimiz ligde rekabet edebilecek donanımı haiz değildir.
  • Ülkemiz işgücünün donanımını yükseltecek, rekabet edebilirliğini arttıracak ve sürdürecek  hayat boyu öğrenme mekanizmaları  külliyen eksiktir.
  • Mezkur sorunları iyileştirebilecek kapasiteyi haiz meslek yüksekokullarının itibar kaybı devam etmektedir. Bu sürece, yasa koyucu birimler, akademik camia ve hatta mezunlarını subay olabilecek yeterlilikte görmemekte ısrar eden silahlı kuvvetler katkıda bulunmaktadırlar.
  • Yine bu çerçevede ülkemizde nitelikli işgücü yetiştirme maliyetleri gündemde dahi değildir.

Teknik ve Mesleki Eğitim - İstihdam İlişkisi

2023 hedeflerine doğrudan sekte vurabilecek ağır bir risk oluşturduğunu düşündüğümüz bu tablo, 1.7.2006 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanan ve 2007-2012 yıllarını içeren Dokuzuncu Kalkınma Planında da teşhis edilmiş, “nitelik ve beceri düzeyi yüksek insan gücüne duyulan ihtiyacın günümüzde önemli bir sorun olarak varlığını sürdürmekte olduğu” vurgulanarak, eğitim sistemimizin işgücü piyasasının ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz kaldığı;  nitelikli ara eleman temininde sıkıntı çekilmesine rağmen mesleki eğitim mezunlarının yüksek oranlarda işsiz olduklarından bahisle, teknik ve mesleki eğitim programlarının ivedilikle güncellenmesi,  işgücü piyasasının taleplerine karşılık verecek şekilde esnekliğe kavuşturulması,  donanım ve nitelikli eğitim personeli eksikliklerinin giderilmesi çağrısında bulunulmuştur.

Keza,  15.7.2010 tarihli ve 27642 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Bakanlar Kurulu kararı ile yürürlüğe giren İstihdam ve Mesleki Eğitim İlişkisinin Güçlendirilmesi Eylem Planı aynı sorunlara değinmiştir.  İMEİGEP’in öncelikli hedefi,  diplomalı mesleksizlik meselesini çözüme kavuşturmak üzere Avrupa Birliği ile uyumlu Ulusal Yeterlilik Sistemini kurmak ve işletmektir.  Bu kapsamda, iş piyasasının ihtiyaç duyduğu nitelikli işgücünün temin edilmesi, istihdamdaki bireylerin bilgi ve becerilerinin güncellenmesi ve tanınması, işgücünün ulusal ve uluslararası düzeyde istihdam edilebilirliğinin sağlanması  çalışmaları devam etmektedir.

Ancak, en mükemmel bir şekilde hazırlanmış da olsalar, Eylem Planının öngördüğü düzenlemeler eğitim sistemimize layıkıyla yansıtılmadıkları, vazedilen standartlar örgün ve yaygın eğitimle özdeşleşmedikleri sürece  diplomalı mesleksizliğin  giderilmesi için gerekli lâkin yeterli olmayan  uğraşlar olarak kalacaklardır.

Yükseköğretim Kurulunun Uhdesindeki Devasa MYO Şebekesi

Düzenlemelerin örgün ve yaygın eğitimde hayat bulmalarını sağlayacak olan merci Yükseköğretim Kuruludur.

“Yükseköğretim kurumlarının öğretimini planlamak, düzenlemek, yönlendirmek, yönetmek, denetlemek; yasada belirtilen amaç ve ilkeler doğrultusunda kurulmasını, geliştirilmesini ve tahsis edilen kaynakların etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak ve öğretim elemanlarının yetiştirilmesini planlamakla yükümlü”  olan Yükseköğretim Kurulu,  eğitim ve öğretimin ulusal meslek standartlarını yansıtmasını, standartlardaki değişikliklerin eş zamanlı olarak eğitim programlarına ve müfredata aktarılmasını, öğretim elemanlarının yeterliliklerinin sağlanmasını, eğitim kurumlarının yönetim ve eğitim koşullarının iyileştirilmesini gözetmekle mükelleftir. 

Bu çerçevede, Kurulun uhdesinde yer alan ve ülkenin sathına yayılmış bekleyen  yedi yüz civarında meslek yüksekokulundan oluşan devasa şebeke, diplomalı mesleksizlik ve dolayısıyla eğitim-istihdam sorunlarının  çözümünde mükemmel bir altyapı oluşturmakta ve fırsat sunmaktadır.

Yükseköğretim Kurulu, mevcut meslek yüksekokulları ağını, işgücünün eğitim seviyesinin hayat boyu öğretim kapsamında yükseltilmesine katkıda bulunabileceği şekilde düzenlemelidir. 

Yeni Yasa Tasarısı ve MYO’lar

Buna karşın, yeni yasa tasarısında, ülkemiz yükseköğretim  sisteminin, meslek yüksekokullarının parçası olduğu bir bütün olarak ele alınmadığı görülmektedir. 

Tasarıda,  eğitim-istihdam uyuşmazlığı, diplomalı mesleksizlik, hayat  boyu eğitim gibi reel sorunlara ve onların çözümlerine odaklanılmamış,  mevcut sistemin işleyişinde iyileştirme yapmakla iktifa edilmiş olduğu görülmektedir. 

Yükseköğretim  Kurulunun  istihdam edilebilir nitelikte işgücü  yaratmakla  mükellef olan teknik ve mesleki eğitim yüksekokullarının iyileştirilmesinde ve  geliştirilmesinde, “kurucu/iyileştirici” bir rol üstlenmekten adeta imtina ettiğini gözlemlemek, üzücüdür. 

Mezkur tasarının onarılmadan, meslek yüksekokullarına dair sarih hükümlerle takviye edilmeden yasalaşması durumunda,  sürüncemede bırakılan sadece MYO’lar ve onların sorunları değil, sanayi, ticaret ve hizmet sektörünün omurgasını oluşturan nitelikli, rekabetçi işgücü yetiştirme hedefleri olmaktadır. 

Üniversite - MYO ayrışması 

Çok sayıda kurulan yeni üniversitelerin ve arttırılan kontenjanların, üniversite kapılarındaki yığılmaları eritmek suretiyle kamuoyunda belirgin bir ferahlık sağladığı kuşkusuzdur. Ancak, hızlandırılmış üniversiteleşmenin diplomalı mesleksizlik sorununa çare olmayıp,  ötelediğini teslim etmek zorundayız.

Üniversiteler, bilimin sosyoekonomik koşullardan bağımsız bir insan etkinliği olarak örgütlendiği,  evrensel bir amaca sahip olan, tüm insanlığın yararına kavramsal ve soyut bilgi  üreten  akademik kurumlar olarak, eğitimlerini istihdam noktayı nazarından  düzenleyemez, mezunlarının iş bulma koşullarını birincil hedefleri olarak belirleyemezler ve belirlememelidirler. Üniversite, meslek edindirme yeri değildir. Üniversite, doğrudan kariyer edindirme yeri de değildir.  Üniversitelerin görevi, istihdam, rekabet, kalite gibi sorunların kaynağında yatan toplumsal yapı ve politikaları derinden inceleyerek, öneri ve önlemler üretmektir.

Meslek edindirme yeri, meslek liseleri ve meslek yüksekokullarıdır. Meslek yüksekokulları, üniversitelerin en yakın akrabaları olmakla birlikte, öğrencileri için doğrudan uzmanlık geliştirmeyi hedefleyen, kariyer edindirme gayreti içinde olan;  program müfredatları know-how, yani  “yol, yöntem, usul bilgileri”nden (procedural knowledge) oluşan ve bu nitelikleriyle üniversite öğretiminin karakteristiği olan derin teorik bilgiden zorunlu olarak farklılaşan eğitim birimleridir.

Sanayi, ticaret ve hizmet sektörünün omurgasını oluşturan nitelikli, rekabetçi işgücü yetiştirme çabası içinde ve ülke ekonomisinin dinamikleri doğrultusunda her yıl yeniden şekillenen müfredat oluşturmak durumunda olan MYO’lar,  hızla küreselleşen dünyanın değişimine senkronize olmak, iş dünyası ve insan kaynakları kuruluşlarının taleplerine cevap verebilecek şekilde yeniden yapılanmak için gerekli farkındalık ve esnekliği edinmek zorundadırlar.

Bu çerçevede, meslek yüksekokullarının ülke ekonomisinin nitelikli işgücü tedarikçileri olarak bambaşka bir anlayışla değerlendirilmeleri gerekmektedir.

Yükseköğretim camiası ve MYO’lar

MYO’ların yükseköğretim camiası içindeki yerlerinin kavramsal bağlamda oturtulamamış, varlık nedenlerinin, görev ve işlevlerinin sarahata kavuşturulamamış,  akademik  hiyerarşideki  konumlarının tartışmalı olduğunu değerlendiriyor, yasa tasarısında ihmal edilmiş olmalarının saydığımız nedenlerden  kaynaklanmış olabileceğini düşünüyoruz.

Nitekim, nitelikli akademisyenler, kendilerini talip oldukları skolastik alanın dışına çıkaran, bu anlamda kariyerlerini tehdit ettiklerini hissettikleri MYO’ların tatbikata dönük programlarında yer almaktan haklı olarak kaçınmaktadırlar. Bu durum MYO’ların kamuoyundaki itibarlarını zedeleyen unsurlardan bir diğeri olmaktadır.

Bu kapsamda, Meslek yüksekokullarının ön lisans veren eğitim birimleri olarak tavsif ediliyor olmaları, yarım üniversite mezuniyetigibi amorf bir kariyer algısına yol açmakta;  bu algı, ikinci yarım’a geçişin kısıtlanması halinde, MYO’ların aleyhine perçinlenmektedir.

Belirli iş kollarında doğrudan uzmanlık geliştirmeyi hedefleyen, kariyer edindirme gayreti içinde olan eğitim kurumlarına ihtiyaç açıktır. Keza, bazı işkollarında öğrencinin mesleğini hakkıyla öğrenmesi için iki yıllık mesleki eğitim süresinin yeterli olmadığı da ortadadır. Kaldı ki ortaöğretimde kazandırılamayan temel becerilerin telafi edilmesi de söz konusu olduğundan mesleki eğitim süresi dört yılı gerektirebilmektedir. Bu meselenin ideal  çözümü “Uygulamalı Bilimler Fakültelerinin” açılmasındadır. Bu fakülteler üniversitelerin bünyesinde bulunan meslek yüksekokullarını konsolide edecek, mesleğin gerektirdiklerine göre iki yıllık ve/veya dört yıllık mesleki eğitim vermek üzere örgütlenecek ve kendi bünyesinde dikey geçişe imkan tanıyabilecektir. “Uygulamalı Bilimler Fakültesi” adı altında örgütlenecek eğitim birimlerinin iki yıllık programlarından mezun öğrenciler “meslek ön lisansı”, dört yıllık programlarından mezun öğrenciler ise “meslek lisansı” diploması alacaklardır. Böylece akademik lisans mesleki lisanstan ayrıştırılacak, akademik yüksek lisansa devam talepleri de, olası haksız müktesep hak iddiaları da önlenebilecektir. Bununla birlikte, öğrencilerin akademik lisans programlarına geçiş sistemine ilişkin düzenlemeler de ayrıca yapılmalıdır.

 İdeal olmakla birlikte bu çözümün gerçekleştirilememesi durumunda, meslek yüksekokullarına iştigal ettikleri alanların gerektirdiği sürelerde eğitim verme hakkı tanınmalı;  meslek yüksekokullarının iki yıllık program yanında, dört yıllık program da açmalarının önlerindeki engel ivedilikle kaldırılmalıdır. Meslek yüksekokullarının verecekleri lisans diplomaları benzer şekilde meslek lisansı ibaresiyle akademik lisanstan ayrıştırılabilecektir.

ÖZETLE:  Reform niteliğinde maddeler de ihtiva etmesine karşın, söz konusu Tasarının, sanayi, ticaret ve hizmet sektörünün omurgasını oluşturan nitelikli, rekabetçi işgücü yetiştirmeye yönelik  düzenlemeler, eğitim-istihdam uyuşmazlığı, diplomalı mesleksizlik, mevcut işigücünün hayat boyu eğitimi gibi ülke ekonomisinin reel sorunlarına ve bunların çözümlerine ilişkin önlemler bağlamında hayli eksikli olduğu görülmektedir.  Önerdiğimiz tadilat ve ekler hakkındaki düşüncelerinizi paylaştığınız için teşekkür eder, Yükseköğrenim sistemimizin bu kritik aşamasına desteğinizi esirgememenizi dileriz.

Aralık 2012

Rusya'da Neler Oluyor?

SERBEST PAZAR BOLŞEVİKLERİ
Medyayı kontrol eden finans çevreleri!
Aman kıssadan hisse!

Tarihin en büyük bir dramına tanıklık eden Kuzey komşumuz, Rusya Federasyonu, dünyanın en büyük kara parçasında on bir boylamın en karanlık karanlığının, en soğuk soğuğunun, en geniş genişliğinin, en yüksek yüksekliğinin yaşandığı ülke. Avrasya’nın korunmasız iç steplerinden, Kuzey 60. paralele doğru balta girmemiş karanlık ormanlara, “tayga” dedikleri bodur çamların, köknarların serpiştirildiği ıssıza açılan, eksi elli derecenin şaşırtmadığı, güneşin bir battı mı, bir daha doğmadığı toprakların ülkesi. Cengiz Han’dan, Lenin’e, Şeyh Şamil’den, Çariçe Katerina’ya kadar tarihe şekil veren sayısız ismi az ya da çok ama mutlaka paylaştığımız, masallarımızdaki Kaf dağından, sofralarımızdaki “mantı”ya kadar yaşamın pek çok lezzetine ortak olduğumuz ama pek az tanıdığımız sıcakkanlı, konuk-sever, çok iyi eğitimli insanların ülkesi.

1980li yılların başlarında dünya toplamının yüzde yirmisini oluşturduğu hesaplanan üç milyon dört yüz bin uluslararası nitelikte bilim adamıyla mağrur bir “yüksek-teknoloji imparatorluğu.” Ve sonra, Gorbaçev’le başlayan, Boris Yeltsin rejimi ile süren, sonuçları Rusların ezici çoğunluğu için facia niteliğinde olan “reformlar.” IMF’ye teslim edilen, sanayisinin yüzde altmışını kaybeden Rusya. Yüzde bin üç yüz elliye (%1350) fırlayan enflasyon, açlıktan ölenlerin günlük ortalamalarının üç rakamlı sayılara yükseldiği Rusya.

Meşruiyetini ve güvenilir tabanını kaybetmiş, aşırı derecede yıpranmış, sadece halkının desteğinden değil, bürokrasisini dolduracak güvenilir insan kaynağından da yoksun bir devlet gücü... Entelektüel bir boşluk içinde, temsil ettiklerinin ihtiyaçlarını dillendirmekten aciz, bir o kadar zayıf ve dezorganize muhalefet...

IMF’nin “şok tedavisi” ve “özelleştirme” ile yaratılan, ülke çıkarlarını hiçe sayan “Yeni Ruslar” diye birileri... Medya’yı kontrol eden finansman çevreleriyle Kremlin arasındaki “enformasyon savaşları” arasında şaşkın, bölünmüş bir halk... Kendi hükümetleri ile yabancı bir güçmüşcesine pazarlık eden ekonomi seçkinleri...

Rusya’nın bir “haydut devlet” haline geldiğini söyleyen bir Duma sözcüsü, Gennadi Seleznev. “Hamasi belâgat, ekonomik maceracılık ve geniş çaplı hırsızlık Rus gerçekliğinin uzun vadeli değişmezleri olacaktır” diyen bir “reformcu,” Yegor Gaidar.

Bilim adamlarının üçte ikisi kaybeden, dünya yakın tarihinde, yıllarca sürdürdüğü kalkınmanın meyvelerini çürümeye terkeden, ‘Üçüncü Dünya’ olarak adlandırılan ülkelerin saflarına kaymak tehlikesiyle karşı karşıya kalan, muhteşem bir ülke. “Üçüncü Dünya ülkesi” yani insan hayatının gündelik gereksinimlerin ötesinde daha üstün bir anlamı yokmuş gibi yaşanması, yani tarihin kaderci bir bakış açısıyla değerlendirilmesi, ahlâki ve dolayısıyla ekonomik düzelmenin mümkün olmadığı duygusunun yerleşikliği, yoksulluğun “kader”in, anlaşılmaz ve denetlenemez tarihi güçlerin bir oyunu olduğunun sürgit vurgulanması yani kendilerine bir tas çorba edinebilecekleri parayı verecek Alman, Türk ya da Amerikalı’nın altında ter döken Moskova Fizik Enstitüsü mezunu fahişeler. Kulak verirsek, çığlıklarını ta Türkiye’den duyabileceğimiz ayaklar altında ezilen muhteşem bir arşiv, hükümsüzleştirilmesinin acısını oturduğumuz yerden hissedebileceğimiz muhteşem bir birikim.

Rusya’nın trajedisinin hemen her tezahürünün karşılığını kendi ruhumda bulduğumu, çığlıklarımızın karıştığını ifade etmeliyim. Çocukluğumun Stalinli ‘50lerde, Rus sınırında, Sarıkamış’ta geçmişliğine ve ‘70li yıllarda yaşanılanlara karşın – ya da belki de onlardan dolayı – Rusya, benim için hep bir muammaydı. Hiç Rus tanımamıştım ama tank seslerini, “Stalin saldırıya geçmiş” haberlerinin Sarıkamış-Erzurum biletlerini beş yüz liraya çıkarttığını hatırlarım - ki, bu miktar, babamın maaşının bir kaç katıydı. Bir de şekerlerini hatırlarım. Kirli beyaz renkte, taş gibi sert yumrulardı. Rusların o sert yumruları çekiçle kırdıkları, çayı kıtlama içtikleri anlatılırdı. Sarıkamışlılar da çayı kıtlama içmeyi severler, sınırın öte yanından kaçak gelen sert Rus şekerini tercih ederlerdi. Rus şekeri daha ucuz olurdu ama açıkta, çuvallarda satılır, annem pistir diye eve sokmazdı.

Sonra Heybeliada’da balığa çıkan Trostkî’nin görüntüleri, Nazım Hikmet’in Moskova radyosundan seslenişi, Rus tanklarının sardığı Budapeşte radyosunun kadın spikerinin yardım için haykırışı, TKP’nin gizemi. Aşkla ama acemice okuduğum Gogol, Pasternak, Tolstoy, Dosteyevskî, içselleştiremediğim Ortodoksluk, daha da az bildiğim Slav şamanizmi, Rus ruhanîliği, tarikatleri, tekkeleri zaviyeleri, Şevket Süreyya Aydemir’in, Atilâ İlhan’ın, Kemal Tahir’in naklettikleri. Sputnik’in ihtişamına karşın daha fabrikadan çıkarken köhne Jiguli otomobiller. “Rusya, Rusya! Çıkarıp atmak istediğim ağır bir miğfer gibisin başımda!” diye dolanışım.

“Rusya, anlaşılamaz, hesaba kitaba da gelmez. Kendisine has bir kimliği vardır. Rusya’ya sadece iman edilir,” diyor, Ondokuzuncu yüzyılda yazan bir Rus düşünürü, Fyodor Tyutçev.

Bugün geldiğim noktada, ben kendi miğferimi başımdan atabildim mi? Hayır, ama bundan beş yıl öncesindeki kadar ağır olmadığı da muhakkak. Ancak, şimdi yeni bir yüküm var: Meğer, Rusya, benim Türkiye kitabımmış da haberim yokmuş. Görüyorum ki, yaklaşık yüz yıllık sıcak ve soğuk savaş, sadece Rusya’nın değil, dünyanın yüzünü değiştirmek içinmiş. Üçüncü milenyum içinmiş. Rusya, tarihteki rolünü oynamış, şimdi artık Rus aydınlarının rüyalarıyla gebe kalmak sırası Amerika’daymış. Bedel ödeme sırası, olgunlaşma, pişme sırası yeni Rusya’nın tarihini yazan Amerikan aydınlarındaymış.

Ey uhniyem, ey uhniyem! Türkiye tarihinin bir sonraki sahnesini Rusya’da izliyor olmaktan ürker oldum. “Gogol’un İzinde” dörtlüsünün Rus kahramanı, Prens Aleksî Kristofoviç Zelenskî’nin dediği gibi, “Biz aydınlar, ne zekânın doğasını anlıyoruz, ne de zeki bir zihnin çıkışlarını. Madde ve maddeciliğin güdümünde olduğumuzdan, dünyanın biz olalım diye varolduğunu, evrenin başlıca mobilyası olduğumuzu unutuyoruz. Diriliş, ancak isteniyorsa gerçekleşebilir, ancak o zaman mümkündür. Meğer ki, ahmaklığın sukûnetinden olsun, bilimin, tasavvuf karşısındaki alçakgönüllü duruşunu seviyorum.”
(Mayıs, 2004 - Beykoz)

Amerika'da Neler Oluyor

“AMERICA THE BEAUTIFUL!”
(2)

İrlanda Soykırımı

Ey Oğul!  Düşün ki, garibim İrlanda 1800lü yıllara Büyük Britanya’nın  İngiliz hükümetleri tarafından doğrudan yönetilen bir parçası olarak girdiydi. Tudor Hanedanının(9) başlattığı, Cromwell’in (10) sürdürdüğü işgallerde, İngiltere Kilisesi (Church of England)mensubu “soylu” İngiliz ve/veya İngiliz kökenli İrlandalı aileler İrlanda topraklarının hemen tümüne elkoymuş, Ada’nın yoksul ve ezik Katoliklerden oluşan halkının yüzde 80’ini topraksız bırakmışlardı. İngiltere’de yaşayan, İngiliz Lordlar Kamarasında “İrlanda Temsilcileri” olarak oturan bu aristokratların büyük çoğunluğu İrlanda’ya tek bir gün ayak basmamış tiplerdi. Topraklarını kâhyaları yönetir, üretim doğrudan ihraç edilir, hasılat İngiltere’ye giderdi.

Ey Oğul!  İrlanda’nın açlıktan ölme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunun işaretleri daha o yıllarda vardı!  Ülkenin yegâne tarım ürünü olan patates rekoltesinde 1728’den itibaren durdurulamayan bir düşüş yaşanıyordu. 1807’de randıman yüzde 50’de kaldı.  1820 ve ‘21’de iki yıl üstüste tek bir patates olsun yetişmedi! Aynı durum, 1839’dan 1841’e kadar, her yıl tekrarlandı. Ve nihayet, 1845’de, daha o yıl 1 milyon İrlandalı’yı açlıktan öldüren Büyük Açlık/Great Famine patladı. Altı yıl (1845-1851) gibi çok uzun bir süre nefes aldırmadı.

Ey Oğul! Düşün ki, “yerkürenin en zengin imparatorluğu” olan Britanya’nın  en mümbit parçasıydı İrlanda,!  Birlik Yasası/ Act of Union gereği, Britanya Kraliyetinin anavatanı/homeland sayılmaktaydı. Habeas Corpus/ ihzar, yani sanığın mahkemeye çıkarılmasını  sağlayan yasalar çıkmıştı.   Jüri sistemi de geçerliydi.  Diyeceğim, İrlanda halkı, Kraliyet yasalarının koruması altındaydı. Buna rağmen, Lordlar Kamarasındaki temsilcileri de dahil olmak üzere hiç kimse Ada’ya yiyecek yardımı sağlamak için parmağını  kıpırdatmadı!

Ey Oğul!  Düşün ki, sadece beş yıl içinde, ülke nüfusunun yüzde otuzuna tekabül eden 2,5 milyon İrlandalı, açlık ve açlığın neden olduğu sarı humma türünden hastalıklarla telef oldular!  Amerikanın bereketli toprakları son bir umut iken, ezici çoğunluğunun kadidi çıkmış bedenleri yolculuğa dayanamadı, cesetlerini balıklar yedi.

Frank Capra’yı bilirsin. Godfather üçlüsünün yönetmeni, 1897 Palermo doğumlu göçmen Francesco Rosario Capra, “Bir insan bir yolculukta ancak bu kadar aşağılanabilirdi!” diye anlatır, “Korkunçtu, korkunç! Fırtına hiç durmadı, yağmur bardaktan boşanırcasına hep yağdı, Atlantik’in dev dalgaları  sırılsıklam etti.  Herkes kusuyordu. Gemilerde havalandırma yoktu, leş gibi kokuyordu. Tanrım, hem de nasıl kusuyorlardı! Ve o zavallı çocuklar! Çocuklar, New York varıncaya kadar durmadan ağladılar!”

Ey Oğul!  Büyük Açlık’ı izleyen 70 yıl boyunca, İrlanda nüfusu düşmeye devam etti. Ve ancak 160 yıl sonra, şundan beş-altı yıl önce, 2006’da, o da sadece Ada’nın batı kesimlerinde stabilize oldu!

Ey Oğul! “1845-1850 yılları süresince, Britanya hükümetinin İrlanda Halkı olarak bilinen milli, etnik ve ırksal grubun hemen tamamını yok etmek niyetiyle kitle açlık politikası güttüğü açıktır… Bu nedenle, 1845-1850 yılları arasında Britanya Hükümetinin İrlanda’da teammüden yürüttüğü kitle açlık politikası, 1948 Lahey (Hague) Soykırım Antlaşmasının İkinci Fıkrasının (c) bendi uyarınca, İrlanda halkına ‘soykırım’ uygulaması kapsamındadır.”

Ey Oğul!  Düşün ki,  İrlanda Soykırımı süresince Britanya tahtında o pek şanlı kraliçeleri, nobran Victoria oturmaktadır, 1837 –1901. Aslına bakarsan, Victoria’nın tebasının hali pür melâlini anlamak için Charles Dickens’ın romanlarının yeterlidir.  Nitekim, majestelerinin akıl hocası ve Başbakanları Lord Melbourne’un İmparatoriçenin Oliver Twist’i okumasını yasaklamış olduğu anlatılır. Ne var ki, Frederic Engels’in “İngiltere’de Emekçi Sınıflarının Durumu” başlıklı 1844 araştırması,Lord hazretlerinin “sefiller, mücrimler ve diğer nahoş konular”dan bahsettiği gerekçesiyle sansürlediği Dickens’ın yerini almakta gecikmeyecektir. Engels’in kitabı sefaleti yadsınamayacak biçimde ortaya döker!

Ey Oğul! Açlıktan kırılan İrlandalılara yardım elini uzatanlar kimler, biliyor musun? Bir Osmanlılar, iki Kızılderililer! Açlık’ın ilk yılında, 1845’de, Sultan Abdülmecid, İrlandalı çiftçilere dağıtılmak üzere Victoria’ya 10,000 sterlin göndermeyi teklif eder. Kraliçe, kendisinin sadece 2,000 sterlin gönderdiğini ileri sürerek, Padişah’tan yardımını 1,000 sterlin ile kısıtlamasını rica eder. Abdülmecid, İmparatoriçe’nin ricasını kıramaz, nakti yardımı 1,000 sterlinle kısıtlar ama gizlice gıda yüklü üç gemi hazırlatır ve yola çıkarır.  Haberi alan İngiliz hükümeti mahkemeden gemileri durdurma kararı alırlar ama Osmanlı denizcileri hamulelerini İrlanda’nın Drogheda limanında boşaltmanın yolunu bulurlar.

Ey Oğul!  Bu olaydan iki yıl kadar sonra, Büyük Açlık’ı ortalarında, 1847’de, yoksul Çoktav (Choctaw) kabilesi, aralarında 710 dolar  toplar, ve gönderirler.  710 doları  azımsamayasın, Oğlum.  Düşün ki, alım gücü itibariyle günümüzün 1 milyon dolarına yakındır.

Kızılderili Tehcir Yasası

Ey Oğul! Düşün ki, Çoktav’lar, Amerikalıların en sevdikleri başkanlarından (kendisi “popularity” araştırmalarında üçüncü çıkıyormuş!) Theodore Roosevelt’in  (1858-1919) en aşağılık kovboydan bile daha ahlâksızdırlar dediği insanlar!  “Kızılderililer söz konusu olduğunda, Batılı görüşü benimsediğimi söylemekten galiba utanıyor olmam lâzım,” diye başlıyor,

Kızılderilinin iyisi, ölü olanıdır diyecek kadar ileri gitmiyorum ama on tanesinden dokuzu için de bunun böyle olduğunu biliyorum. ‘İyi’ olan onuncusunun akibeti de umurumda  olmaz doğrusu. En sefih (vicious) bir kovboy bile ortalama bir kızılderiliden daha ahlâklıdır. New York’un en düşkün ailelerinden üç yüz tanesini alın, götürün New Jersey’e bırakın, sefih aylaklıklarını elli yıl finanse edin, Kızılderililerin nasıl şeyler olduklarına dair ancak fikir edinirsiniz. Pervasız, intikamcı ve zalimdirler. Soyarlar ve öldürürler ama kovboyları değil, kovboylar başlarının çaresine bakarlar. Onlar, ovalara yerleşmiş, yalnız ve savunmasız göçmenleri öldürürler. Askerlere gelince, bir Kızılderili reisi bir defasında  /General/ Sheridan’dan bir top istemiş. ‘Ne! Benim askerlerimi mi topa tutmak istiyorsun?’ diye sormuş, General.  ‘Hayır,’ demiş Reis, ‘kovboyu öldürmek istiyorum; askerleri sopa ile de öldürürüm.’

Ey Oğul!  Düşün ki,Teddy” Roosevelt, bu aşağılık metni kaleme aldıktan beş yıl sonra Amerika Birleşik Devletlerine başkan oldu!  Çoktav’lara gelince, onlar Avrupalı işgalcilerin “Medenileşmiş Beş Kabile” dediklerinden biri. Nasıl olup da “medenileşmiş” sıfatına layık görülebildiklerine gelince, meğer Çoktavların 1800 doğumlu reisleri Greenwood LeFlore’un babası Fransız-Kanadalı!  Otonom topluluklardan biri olarak Güney eyaletlerinde (Alabama, Mississippi, Louisiana) yaşarlarken, ilk kez Thomas Jefferson, sonra Andrew Jackson tarafından ortaya atılan ve George Washington yönetiminde kabul gören Kızılderili Tehcir Yasası (Indian Removal Act, 1830) uyarınca, Oklahoma’ya sürülen ilk kabile Çoktavlar.

Ey Oğul!  “Gözyaşlarının İzi”/ Trail of Tears dedikleri, ilk tehcir budur. Greenwood LeFlore’un kendisinden sonra Reis olan 1810 doğumlu yeğeni George W. Harkins’in tehcirden önce “Amerikan Halkına Veda Mektubu” var ki, gösterişsiz soyluluğun en iyi örneklerinden biri olduğunu düşünürüm:

Amerikan halkına hitap etmeye kalkışırken, kendi yetersizliğimin ve sizlerin üstün ve mütekâmil zihinlerinizin bir Çoktav’ı muhatap almaktan haz etmeyeceği bilgisi ve sezgisi ile hayli mahçubum. Ancak, bu sonbahar Mississippi Nehrinin batısına iltica etmeye karar verdiğim için, size veda etmenin ve düşüncelerimi ve tehcir edilmemizin bende yarattığı duyguları ifade eden birkaç söz söylemenin uygun olacağını düşündüm… Biz Çoktavlar,  düzenlenirlerken sesimizin duyulamadığı yasaların haysiyet kırıcı etkileri altında yaşamaktansa, ıstırap çekmeyi ve özgür olmayı yeğleyen insanlarız…”(13)

Ey Oğul! Büyük Britanya’dan Amerikalara işgücü ihracatının patladığı dönem bu dönem. “İştar”ın elinde meşale, New York limanında beklediği Avrupa’nın sefil artıkları, açlıktan ölmemek için bedenlerini üç ilâ yedi yıl arasında değişen süreyle Yeni Dünya’daki işverenlere kiralamaktadırlar!

Yiyecek ve yatacak yer karşılığında ücretsiz çalışacaklarını taahhüt ettikleri mukaveleleri   ithalatçı/ “importer” denilen gemi kaptanları ile  yaparlar. İngiliz hükümeti bunlarla Bern’in Ritter & Company ile yaptığı gibi anlaşma da yapmaz. Yol paralarının sübvansiyonu söz konusu değildir. Göçmenin parasının çıkışmadığı durumlarda, ki o hemen her zaman öyledir, Kaptan yolcularına ipotek koyar. “İpotekliler” anlamında “redemptioners” denilen bu insanların masraflarına Kaptanın komisyonu  eklenir, Yeni Dünya’daki işverenden tahsil edilir.

Ey Oğul! “Masraf” dediklerinin iki hafta kadar idare edecek küflemiş peksimet, yosun bağlamış içme suyu olduğunu yolcuların geride bıraktıkları güncelerinden biliyoruz. Rotterdam, Amsterdam veya Dublin’den kalkan yük gemilerine  balık istifi  tıkılan kadın, erkek, çocuk, beş-altı yüz yolcunun hava güzelse 8-10 gün, değilse, 3-4 hafta sonra ABD’nin ilk başkenti olan Philadelphia’ya vasıl oldukları anlatılır.  İşte sana Başkent’e demir atan bir kaptanın yerel gazeteye verdiği ilân: 
Kaptan Stephen Jones, Reis, HMS Snow Sally’de, İngiltere’den. Yeni ithal edilmiş belirli sayıda sağlam İngiliz, Welsh uşaklar ve ipotekliler ile bir kaç Alman. Aralarında, demirci ustaları, saat tamircileri, bakırcılar, terziler, ayakkabılar, duvarcılar, boyacılar... var. Ayrıca öğretmenler, kâtipler, muhasebeciler, rençberler, işçiler ve bir kaç tane de her işi yapabilecek acar (lively!) çocuklar var. Walnut Caddesi iskelesinde bağlı gemiden Kaptan’ı arayın.”(14)

 Ey Oğul! İşverenlerin talepleri farklı farklıdır. Massachusetts’liler genelde ev hizmetçileri, ofis çalışanları arar, Puriten mezhebinden olmalarını da ayrıca şart koşarlar. Çoğunlukla Church of England  müridleri olan Virginia’lı toprak sahipleri, tütünde çalışacak Anglicanlar isterler. Satışlar Philadelphia Belediye Başkanlığının “Indenture Book” dedikleri kara kaplı defterine kaydedilir:

18 Eylül 1773 Kaptan Stepen Jones’a ipotekli mukavele ile bağlı olan James Best, Londra-Philadephia yol parası olan 15 Sterlini ödemiş olarak Philadelphia Şehrinden David Rittenhouse ve onun tayin edeceklerine  üç yıl süreyle hizmet... vs.vs.

Ey Oğul! Indenture Book’a kayıt, kaçmaya kalkan olursa Şerif’in müdahale etmesini sağlamak içindir. Kaçak Beyaz Kölelere uygulanan cezalar, kırbaçtan, asılmaya kadar değişir.  Hollywood filmlerinde sıkça rastladığın “bounty hunter” denilen tipler, kaçakları yakalayıp teslim eden sivil ödül avcılarıdır.

Ey Oğul! Mukavele süresi dolan bonded servant/mukaveleli işçi ilkesel olarak azad edilir, lâkin bu pek sık rastlanılan bir durum değildir, çünkü göçmenlerin büyük çoğunluğu Amerika’ya ayak bastıktan üç-dört sene içinde ölür. Yaşayakalanlar, hayat kadınlarının melâlini hatırlatır biçimde, sürgit borçlandırıldıklarından, fiili durumları Afrikalı kölelerin kaderlerinden farklı değildir.

(sürecek)

("AMERICA THE BEAUTIFUL!" 1. bölüm için tıklayınız)

(Nasihatname 1. - 2. - 3. ve 4. bölümler için tıklayınız)

 
Yazışma Adresi: alevalatli1@gmail.com
Ziyaretçi Sayısı: 000487667
 

27 Mart 2013
Türk milletine çağrı!

Aşağıda imzası bulunan bizler Türk Milleti'nin aklı selimine sesleniyor, tarihin bu dönemecinde Türk milleti adına hareket edenleri uyarıyoruz.

1- Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurucusu ve sahibi olan Türk milletinin adı, vatandaşlık tarifinden ve Anayasa’dan çıkarılamaz.

2- Devletimizin eşit ve şerefli üyeleri olan aziz vatandaşlarımız, ırklara ve mezheplere ayrıştırılamaz

3- Anadolu coğrafyasında Selçuklu ile başlayan Osmanlı ile devam eden Türk Milleti'nin kesintisiz egemenliğini esas alan büyük Atatürk'ün kurduğu milli devlet yapısı ortadan kaldırılamaz.



Bize Yön Veren Metinler
 
 
“Türküm…kendi insanımın manzaralarını seviyorum… Buna milliyetçilik diyorsan, öyle olsun!” diyor Günay Rodoplu, ve devam ediyor. “Milliyetçi’ olduğum içindir ki, Kürtlerin köken arayışlarını empatiyle izliyor, elimden geldiği kadar yardımcı olmaya çalışıyorum. ‘Mızıka çalındı, düğün mü sandın?’ türküsü içimi titretirken, Şiran’ın ‘Hanıma mın, bermaya mın’ feryadına kulak vermemem mümkün mü? Kürtlerin varlığına ilişkin tek korkum, tek kavgam, onların yabancılaşması olacaktır. Çünkü bu olursa onu ırkçılık, hatta bir tür Nazizm izler. Ve ben kendi ulusumu tanıdığım kadarıyla, biz Türkler bununla baş edemeyiz. ‘Aryan' Kürtlerin karşısında, Siyonizm öncesi Yahudileri kadar boynu bükük kalmaz mıyız?.. Unutmayın ki, İsrail öncesi Yahudilerin ruh hali bizimkinden pek farklı değildi. Onlar da kendileri ile barışık değillerdi. Tıpkı bizim gibi, kendilerini sırf kendileri oldukları için, bir insan manzarası olarak sevmiyorlardı. Kendisini sürgit, ‘sen adam olmazsın’ diye aşağılayan bir ulus, varlığını idame ettirmekte ne kadar başarılı olabilir ki? Türkler, Siyonist olabilecek kadar metodik de değillerdir. Ve yine unutma ki, Siyonistler Batı Avrupa Yahudileriydi, Orta Doğu değil!..” (1993)