DEĞERLER KAYBI, “Yellow Press” vs.

- Birgün bir kuvvet komutanının ya da MGK genel sekreterinin polisler tarafından emniyete götürüleceği, günlerce orada tutulacağı aklınıza gelir miydi?  Bu yaşananlar bize ne getirir?

“İnkâr”ın ulusal hasletlerimizden olduğunu bilmez değilim. Bu ülke için çırpınmış yüzlerce insanın adını sayabilirim, bir köşeye atıp hiç yaşamamışlar gibi yaptığımız.  Buna karşın bir MGK genel sekreterinin derdest edilebileceği, hayır, aklıma gelmezdi.  MGK zabıtlarını emanet ettiğimiz bir adamın şeref ve haysiyetinden en ufak bir kuşku duymayacak kadar köklü, tecrübeli, kâmil bir devlet  terbiyemiz olduğuna inanırdım, çünkü.  Fikir ayrılığı, elbette, ama inkâr?  Ne getirir, ne götürür diye soruyorsunuz.  İnkâr  kural olmaya görsün,  önce bir halk, bir ulus olarak bekâ için gerekli muhakeme yetisi aşınır, sonra  bağımsız düşünce, sonra da ifade özgürlüğü.  Başta yükseköğretim kurumlarımız, sivil toplum örgütlerimiz  olmak üzere varlığımızı riske atan inkârın şen şakrak taliplerine dönüştüğümüzü  görmüyor olabilir misiniz?

- İt izinin at izine karıştığı bu kavgada basının rolü nedir?

Ülkenin çehresini değiştirmeye yönelik hadiselerin yorumunu, hatta çözümünü basına bırakmış durumdayız. Bu süreçte üniversite yok, sivil toplum örgütleri yok, aydınlar yok, hatta cemaatler yok. Sadece basın var.  Basın, şehvetli bir kavganın keyfini çıkarıyor. Oysa, basın, sorunların çözüm mercii değildir.  İstese de yapamaz, yapamazsınız..  Çünkü basın, olumsuzlukları ortadan kaldırmak için değil, olumsuzluklara uygun bir mesafede konuşlanıp, ertesi günkü nüshasında kullanmak için oradadır... Basının görevi yaralıya koşmak değil, yaralının resmini çekmektir.  Basının olayı budur.

- Bugün Türkiye’de basın tarafından oluşturulan yeni bir gerçeklik alanı sanki hayatın kendisinin yerini alıyor. Bu nasıl bir yanılsamadır? Sanki bir tarafta basın tarafından takdim edilen bir Türkiye var diğer tarafta da  gerçek Türkiye. Bu tuhaf durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Üstenci olduğu kadar da donanımsız medya, asıl vasfını, yani, ülke insanının yaşam serüvenine ayna tutan, yaşam serüvenini yansıtan mecra hüviyetini kaybeder, “taraf” olur. “Üstenci” sıfatını açayım: ülkemizde basın, varoluş nedeni  yönetimi ele geçirmek olan kadim Babı-ali/jöntürk geleneğinden gelir. Babı-ali/jöntürk alışkanlığı, haber üretiminin aydınlanmacı bir uğraş olarak olarak algılanması şeklindedir; haber vermek değil, haber yapmak şeklinde tezahür eder.  Haber vermek, objektivite içerir, haber yapmak ise değer yargısı.  Revaç vermek istediğiniz olayı haber yaparsınız. Bu bir. İkincisi, muhabirle sütun yazarı arasına dillendirilemeyecak kadar derin bir maddi-manevi getiri uçurumu koyan gazeteler, “manifesto” hüviyetine bürünürler. “Manifesto” yazımı, Babı-ali/Jöntürk alışkanlığının devamı olup, günümüzde halen “sütun yazarları” ve/veya “anchorman”ler tarafından sürdürülmektedir. Öte yandan manifestolar, doğaları icabı  obskürantisttirler. Dolayısıyla, haber tüketicileri, olaylara indirgenmiş veya abartılmış haberlerden muttali olurken, hadiselere katılamaz, yönlendirilmelerinde katkı sağlayamazlar. Hal böyle olunca, basın, kendi kurguladığı “gerçeklik”le hemhal olur. Dahası, birinci, ikinci ve üçüncü erkleri de kendisine göre biçimlendirir.  Yeri gelmişken, Türkiye’nin resmini altüst eden bu köklü değişim sürecini irdeleyen, tartışan, sorgulayan, sonuca dönük çıkarsamalara yönelen üniversite olmalıydı. Neden, üniversite? Çünkü, ulusumuzu, kör dövüşü şeklinde geliştiğini gördüğümüz köksüz liberalizmden de sakınabilecek  bir kurum varsa, o üniversitedir. Üniversitenin değişim sürecinden tecridi obskürantizmin nihai zaferidir.

- Obskürantizm kavramını soracağım ama köksüz liberalizm dediniz. İşaret ettiğiniz bu tehlikeyi  biraz açar mısınız?

Şöyle söyliyeyim; liberalizm, herşeyden önce düşünce ve kanaatları dillendirme  özgürlüğüdür. Bilgi ve düşünce arama özgürlüğü, bilgi ve düşünce  edinme özgürlüğü, bilgi ve düşünce yayma özgürlüğü, bunlar  liberalizmin gelmiş geçmiş en ünlü teorisyenlerinden John Stuart Mill’in (öleli 140 yıl oldu) dökümleri. Basının da, tarafsız mahkemelerin de varlık nedenleri liberalizmdir.  Kör döğüşü şeklinde gelişen liberalizm derken, kavramın özünü gözardı eden, ekonomik telmihlerine yarım yırtık revaç veren liberalizmden bahsediyorum. Kendimizi kandırmayalım, bayağılık devam ediyor – düşünce dünyamızı ıslah edebilecek yegane mercinin üniversite olduğunu savunuyorum. Üniversitenin işi bu.

- Obskürantizm demiştiniz. Oraya dönersek..

Rahmetli Cemil Meriç’in  sık sık üstünde durduğu bu kavramın yakın zamanda rasladığım güzel bir çevrisi “bilmesinlercilik.”  Bilgiye sahip kişilerin, bllgiyi kendi çıkarları ölçüsünde kullanarak, gerektiği yerde gerektiği kadarı verilmelidir şeklindeki fikriyatının açılımı... bilgiye sahip olanların paylaşmak istemeyip tekellerinde tutmak istemeleri durumu... Bilimin ve özgür düşüncenin yayılmasının önündeki en büyük engel. “Bilmesinlercilik” düşünce özgürlüğünün en büyük düşmanı.

- Peki, her gün artan teknoloji imkanlarıyla beraber iletişimin kolaylaştığı hatta şeffaflığın ve gizlenemezliğin giderek hakim olduğu varsayılan bu çağda; nasıl oluyor da bir yandan obskürantizm zafer kazanabiliyor?

Nicelikten değil, nitelikten bahsediyoruz, Başar bey. İnternete bakın,    haberlerin kendilerini sürgit ve hemen aynı kelimelerle yinelediklerini görürsünüz. Sütun yazarlarının sıkça rastladığımız itiraflarıdır: meslektaşlarının yazılarını okumadan kendi yazılarını yazmazlar/yazamazlar. Özgür ve özgün kaç sütun yazarı tanıyorsunuz? Onun için diyorum, “bilmesinlercilik” düşünce özgürlüğünün en büyük düşmanı, meşru basının düşmanı; “yellow journalism” dedilen olgunun amentüsü.

Yellow Journalism?

Evet “sarı basın,” 1900’lü yılların başındaki ABD basınını  tanımlamakta kullanılan bir kavramdır.  O yıllarda birbirlerini iflâs ettirmeye yeminli iki medya patronu vardır,  New York Journal’ın sahibi, William Randolph Hearst;  diğeri, The New York World’ün sahibi olan rakibi Joseph Pulitzer. Hani siz diyorsunuz ya “bugün Türkiye’de basın tarafından oluşturulan yeni bir gerçeklik alanı” var diye, o yılların Amerika’sında da bu iki medya patronu  ortaklaşa bir “düşman” yarattılardı: İspanya.  Başkan Teddy Roosevelt, eşine ender rastlanan bir fırsatçılıkla, böylece yaratılan düşmanı ABD ordusunun gücünü sınamak için kullandı. Amerikan tarihinin “en anlamsız savaşı” olarak bilinen 1898 İspanyol savaşı böyle çıktı.  Bu savaş, ne toprak, ne yeni pazarlar, ne ideolojik dürtüler, ne de onur korumak için girişilmiş bir savaştır.  Bilmek istersiniz diye söylüyorum, bunlardan William Randolph Hearst, günümüzde 16 tanesi günlük, 49’u haftalık gazetelerine ilâveten ortağı olduğu 115 yayın organı, 17 kadar da dergisi olan Hearst Communications, Inc. isimli medya yığışımının sahibi.  Çoğu halen bizde de basılan dergilerden Cosmopolitan, Esquire, Harper's Bazaar’ı hatırlarsınızHearst’ın ayrıca 28 televizyon kanalı olan bir de görsel karteli var ki, History Channel da bu kanallardan birisidir.  History Channel’da yayınlanan belgesellerin ne denli sahici olabileceğine siz karar verin.  Joseph Pulitzer ise günümüzde Nobel ödülünün Amerikan karşılığı olan  Pulitzer Prize’ın hamisi olan  adam. Sarı basının tanımlayıcı iki unsuru: “skandal tellallığı” ve “sansasyonalizm.” Meşru haberler, daha çok gazete satacağına inanılan gözalıcı manşetlere kurban edilir.  Birinci sayfanın spordan, cinselliğe kadar çok sayıda haber içermesi  adettendir. Bu haberlerin  siyah-kalın puntolarla verilmeleri, renkli fotoğraf ve/veya çizimlerle desteklenmeleri de öyle.   Günümüz Batı dünyasında sarı basına gösterilen örnekler arasında İngiliz “Sun” Alman “Bild”  vardır.

- Peki bizde?

Ulusal basınımızın önde gelen gazetelerini gözlerinizin önüne şöyle bir getirin. “Sarı Basın” kavramının ders kitabı örnekleri olduklarını göreceksiniz.  “Sarı gazeteciliğin bir  diğer özellliği de ‘menşei belirsiz haber kaynaklarına’  iltifat etmesi, ve utanmazlığa varan ölçülerde (unabashed) kendilerini övme temayülleri”dir, denir.  En büyük gazete, en güçlü gazete, en yaman yazar gibi.  Sarı Basın konusundaki derinlemesine araştırmaların önde geleni Missouri Üniversitesi Basın Yayın Fakültesi dekanı, tarihçi  Dr. Frank Luther Mott’un 1941’de yayınlanan kitabı olması, üniversitenin basınla baş edebildiğini göstermesi açısından ayrıca önemli sayılır. Dr. Mott, sarı basının beş kriterini şöyle sıralar:

  1. Çoğunlukla sıradan olayların büyük puntolarla ve korkutucu kelimelerle verilmesi  (İstanbul, depreme teslim; Çocuklar yangında kebap oldu)
  2. Bol bol resim veya illustrasyon kullanımı
  3. Uydurma röportajlar, çift anlamlı kelimeler, sözde-bilimsellik, sözde uzmanların fetvaları
  4. Bol renkli ilaveler, ekler
  5. Düzenden muzdarip olanlara dramatik yandaşlık  (Zabıta konducu Hatice teyzeye acımadı)       Sarı Basın, etik dışı habercilik yapar, haberleri sistematik bir biçimde  kendi siyasi  tercihleri yönünde saptırır, dramatize eder. Okuru, korkutur ya da uçurur. “Bilmesinlercilik,” kör döğüşüne revaç verir, düşünce ve ifade özgürlüğünü ortadan kaldırırken, Sarı Basın, katliamlara, darbelere münbit zemin hazırlar, bazen de Amerikan örneğinde olduğu gibi savaşlara neden olur. Mamafih, Kardak krizini hatırlayanlar, Türk-Yunan savaşının kıyısından döndüğümüzü bileceklerdir.  Güneydoğu’ya ilişkin haberleri irdelemeye dilim varmıyor. Sarı basın, hükümetler devirir.  Seçim kazandırır, seçim kaybettirir, kurumları gözden düşürür ya da yüceltir.  Ve tabii  “bayağılaşma” olgusuna çanak tutar.

- Bu hep böyle değil miydi?

Şundan onbeş-yirmi yıl önce hayal edilemeyen ciddiyetsizlik ve bayağılık, düşman bir gücün cephaneliği gibi üstümüze yağıyor.  Ve biz bu amansız saldırıya karşı başta üniversite olmak üzere en temel destek sistemlerimizi, mukaddeslerimizi güçlendirmeye çalışacağımız yerde, onları kırıp dökerek, sökerek cevap veriyor, garip bir aymazlık içinde  tek taraflı düşünce ateşkesi imzalıyoruz.  Oysa, ülkemizin, hemen her cephede, ahlâk ve vicdan açığı verdiğini,  bu durumun çoklu ahlâk sistemleri benimseyerek çözülemeyeceğini hatırlamamızda hayati yarar var.

- Ahlak ve vicdan açığını biraz açar mısınız? Nereden veriyoruz?

Yasama, yürütme, yargı ve basın dörtlüsü içinde dönen bozuk çarkın ülke gündemini her gün değer kaybıyla iştigal eder hale getirmiş olduğunu inkâr edemeyiz. Bunu söylerken, münferiden Ak Parti iktidarına yöneltilmiş örtülü bir suçlama yapmadığımı da eklemeliyim.  Hatta, yaptığım serzeniş bile değil. Bir kaç asırdır sürdüğünü sezinlediğim ağır bir değerler kaybına dikkat  çekmek istiyorum.  Ak parti, olsa olsa bu değer kaybının kurbanlarındandır, nedeni değil. Daha 1925 yılında, Türkiye’nin dipdiri bir cumhuriyet kurmaya sıvandığı günlerde, Sakallı Celâl’in, memur açığı olduğu gerekçesiyle kendisinden lise son sınıfları acele mezun etmesini isteyen Milli Eğitim Bakanı ve sınıf arkadaşı Hamdullah Suphi’ye “Bana bak, Hamdullah, Meşrutiyeti getirdik olmadı, Cumhuriyeti kurduk olmadı, biraz ciddiyete ne dersin?!“ davetinde bulan kayıptan bahsediyorum. İster yasamada, isterse yürütme, yargı veya basında olsun, adeta şiar edindiğimiz ciddiyetsizlik, bayağılık bizi hem sorunlarımızı makul limitler içinde doğru tesbit etmekten alakoyuyor, hem de sürdürülebilir çözümler üretmekten.  Ülkemiz, çocuksu olduğu kadar da pahalı sınama-yanılma süreçlerine mahkûm oluyorsa, bunun nedeninin şu ya da bu politikacı veya paşadan veya dekandan önce kanserleşmiş gibi duran ciddiyetsizlikte, bayağılıkta aranması gerektiğini öneriyorum.

- Basını bu yangının müsebbiblerinden birisi olarak görüyorsunuz?

Elbette!  Basın, dördüncü kuvvet.  Basın, sarı olur da, yargı sarı olmaz mı?  Olur. Yasama  ve yürütme sararmaz mı?  Onlar da sararır.  Yargı sarardığında, şu son olaylarda yaşadığımız üzere, mesela, hangi savcılar gurubunun yasalar, hangi savcı gurubunun bireysel heva ve hevesleri doğrultusunda hareket ettiğini bilemez oluruz. Cumhurbaşkanı seçmek için sahiden kaç oy gereklidir? Bunun kadar temel bir sorunun da yoruma tabi olduğunu görürüz. Öte yandan, siyaseti hizmet değil, itibar, kazanç ve menfaat kapısı gören siyasetçiyi ya da intihal yapan profösörü ne mahkûm eden, ne de aklayan yargı erki,  inanılır olmaktan uzaklaşacaktır.  Hükümler toplum vicdanı ile örtüşmezken, savcılar korku salar, yargıçlar dilleri lal eder. Korku, düşünce ve ifade özgürlüğünün başat düşmanıdır. Bu ülkeye yapılabilecek daha büyük bir kötülük düşünemiyorum.

- Sizin yazı hayatınız boyunca ülkeye dair dile getirdiğiniz birçok öngörünüz doğru çıktı. O yüzden son olarak sizden bir kehanet istiyorum. Ne olacak bu işin sonunda? On yıl sonra nasıl bir Türkiye görüyorsunuz ?

Ciddiyetsizlik ile acı bir şekilde yüzleşmeden ve gerçeği kavramadan, bu ülkenin sorunlarının çözülemez. Hangi reformları yaparsak yapalım, özlenen iyileşme mümkün olamaz. Ciddiyetsizliği görmezlikten gelmek, bayağılığı bağışlamak mümkündür. Bugüne kadar hep böyle yapageldik.  Ancak sorun, bir gün altından kalkılamayacak bir çığa dönüşerek, onu harekete geçirecek ilk küçük titreşimle, hem o sorunu yaratanları, hem de onlarla birlikte masumları da içine alarak yutacaktır.  Bekâ için şart olan  bireysel  özeleştirinin, bireysel disiplinin işaretlerini de henüz görmüyorum. Olumsuzlukları yaptırımlarla ancak biryere kadar önleyebilirsiniz. Bu söylediğim tarihin tastikindedir. Tarih, ciddiyetsizliğe prim vermez, Başar bey.  İnkâr, ciddiyetsizliğin bir diğer tezahürü. Aklımda oluşan kelime, “inkâr.”  Hemen bütün kurumlarımız varoluşlarının temel nedenlerini gözden kaybetmişler gibi, Kurtuluş Savaşından bu yana aldıkları onca yolu, onca meşakkatli çabayı bir kalemde yoksayarak tümüyle marjinalleştirildikleri apayrı bir düzlemde eğleşme çabası içine giriyorlarmış gibi duruyor. Deyin ki, sütlü bir sisin kuşatması altındayız,  gözgözü görmüyor, gönül gönülü bulamıyor.

- Çocukluğunuzu rahmetli babanızın görevi nedeniyle ordunun içerisinde geçirdiğinizi biliyoruz. İyi tanıdığınız bu kurumun bugün başına gelenleri nasıl görüyorsunuz?

Aklımda oluşan kelime: “inkâr.” Hemen bütün kurumlarımız varoluşlarının temel nedenlerini gözden kaybetmişler gibi, Kurtuluş Savaşından bu yana aldıkları onca yolu, onca meşakkatli çabayı bir kalemde yoksayarak tümüyle marjinalleştirildikleri apayrı bir düzlemde eğleşme çabası içine giriyorlarmış gibi duruyor. Deyin ki, sütlü bir sisin kuşatması altındayız,  gözgözü görmüyor, gönül gönülü bulamıyor.  Daha da vahimi: bizimki veya bir başka ulusunki, “ordu” esas itibariyle bir mistifikasyondur. “Ordu” bir ulusun kendisinde olduğunu vehmettiği  yüksek ahlâk, fedakârlık, cesaret, inanç, ölüme meydan okuma gibi, yüce değerleri temsil eder. “Rusya, Rus ordusudur” derlerken Ruslar, ifade ettikleri  budur.  Biz,  çocuklarımızı  “Paşam” diye severken, gelecek kuşaklar için temenni ettiğimiz vasıfları  belirtiriz.  Kızıl Ordu, 1990ların başında kolu kanadı kırılıp, ünlü korosu “oynama şıkıdım şıkıdım” diye çadır tiyatrosu misali turneye çıkmaya mecbur bırakıldığında,  Putin, onca gücüne rağmen Beslan’ı bile kontrolu altına alamadıydı.  Eşkıya muamelesi yaptığınız bir komutanın verdiği ölüm emrine itaat edilmesini beklerseniz, çok hüsrana uğrarsınız.  (2009, Yeni Harman, Başar Başaran)

 
 DİĞER MAKALELER
EYLÜL 2011
• 
EYLÜL 2008
AĞUSTOS 2008
TEMMUZ 2008
• 
• ALMANYA
• HİTLER
HAZİRAN 2008
• 
MAYIS 2008
• 
NİSAN 2008
MART 2008
• 
ŞUBAT 2008
OCAK 2008
• AÇMAZ
ARALIK 2007
KASIM 2007
EKİM 2007
EYLÜL 2007
AĞUSTOS 2007
NİSAN 2007
MART 2007
ŞUBAT 2007
OCAK 2007
ARALIK 2006
KASIM 2006
MAYIS 2006
NİSAN 2006
ŞUBAT 2006
OCAK 2006
ARALIK 2005
EKİM 2005
EYLÜL 2005
• ÖCÜ!
AĞUSTOS 2005
TEMMUZ 2005
HAZİRAN 2005
MAYIS 2005
NİSAN 2005
MART 2005
ŞUBAT 2005
OCAK 2005
ARALIK 2004
KASIM 2004
EKİM 2004
EYLÜL 2004
AĞUSTOS 2004
TEMMUZ 2004
HAZİRAN 2004
MAYIS 2004
• GÂVUR
NİSAN 2004
MART 2004
ŞUBAT 2004
OCAK 2004
EKİM 2003
EYLÜL 2003
AĞUSTOS 2003
TEMMUZ 2003
MAYIS 2003
NİSAN 2003
MART 2003
ŞUBAT 2003
OCAK 2003
ARALIK 2002
KASIM 2002
EKİM 2002
EYLÜL 2002
AĞUSTOS 2002
TEMMUZ 2002
• ABANT
HAZİRAN 2002
MAYIS 2002
NİSAN 2002
MART 2002
ŞUBAT 2002
OCAK 2002
ARALIK 2001

 BEĞENDİKLERİM
Alev Alatly