SİYASETİN YAPILAŞMASI:
Kent Mimarisi

Eski Yunanca’da kent, “politikos” yani “siyaset” kelimesinden gelir. Atinalılar için “kent” siyasetin yapılaşması demektir. Eflâtun ve Aristo, şehrin “toplumsal olarak ayrıştırılmış ve ayrıcalıklı” olması gerektiğini söylemişlerdi. Ünlü filozofların kadınları ve köleleri “demokrasi ve yurttaşlık haklarının dışında” tuttuklarını düşündüğümüzde, şaşırtıcı bir tercih olmasa gerek.

Atina’nın başlıca rakibi, Roma’nın lâkabı “asalak şehir”dir. Atina, hiç değilse kendisini beslerdi. Roma, yiyecekten hammaddeye, kölelerine varıncaya kadar her ihtiyacı imparatorluk lejyonerleri tarafından temin edilen, asalak bir şehirdi. Dünyanın en büyük şehriydi, bir milyon nüfusu vardı. Halkının yüzde doksan beşi sefaletin doruğunda sürünürken, saray mimarları altın varaklı kubbeler dikmekte sakınca görmezlerdi. Yoksulların cesetleri gömülmez, çöplüğe atılır, dağ gibi yığılmış çöp yığınlarının, karpuz kabuklarının, yemek artıklarının arasından insan kolları, bacakları fırlardı. Roma’ya, “sömürü kültürünün yapılaşması” olarak bakılmasının nedeni bu.

Fransız Aydınlanması, humanist/insancı ideoloji doğrultusunda Kilise’yi önemsizleştirdi, yerine “Saray”ı getirdi. Üçüncü Napolyon Paris’i yeniden inşa ederken amacının şehirde “anarşistlerin ve diğer baş belâlarının” yuvalarını kurutmak olduğunu ilân etmişti. Paris’te o geniş bulvarların açılmasının, köşeli mahallelerin kurulmasının nedeni, halkın denetim altına alınması, İmparator’un iktidarının sağlamlaştırılması arzusudur. İktidarın gücünü megalomanyak bir tutkuyla mekâna yansıtmak gayreti, Tanrılığa soyunan kayzerlere meşruiyet kazandırmak çabası, tabiatın fethedebileceği hezeyanının cismanileştirilmesi ki, bu gayret Avrupa’nın bugün hayran olduğumuz diğer şehirlerine sıçrayacaktır. Örneğin, St. Petersburg’un baba-oğul mimarları Rastrelli’ler ve onların saraylı patronları, Ruslar için bir şehir yapmamışlar, Rusların hayranlıkla seyredip görkeminin altında ezilecekleri soylulara ait bir “kurtarılmış bölge” kotarmışlardır.

“Paris modeli” daha sonra başta Cezayir olmak üzere Fransız kolonilerine de ihraç edilirken, Müslüman medineleri Fransız askeri mimarları tarafından acımasız bir biçimde “modernleştirilir.” Böylece perçinlenen “sömürü kültürü”ne öykünen İngilizler, ticaret yollarını güvence altına almak, sömürgelerini denetleyebilmek için dünya çevresinde kurdukları altmıştan fazla benzer şehirde aynı dünya görüşüne sadık kalırlar.

1887-1965, İsviçre doğumlu Fransız mimar Le Corbusier ki, asıl adı La Chaux-de-Fonds’dur, Yirminci yüzyıl modernizminin gurusu olarak bilinir. İsviçreli bir saat yapımcısının oğlu olan bu beyefendi, “Şehirler, vatandaşlara bırakılamayacak kadar önemlidirler” derken, Aristo-Eflâtun ikilisinin izindedir.

Ev, içinde yaşanacak bir makinedir” diyen Le Corbusier, kentlerin “katıksız geometri” kurallarına uymaları gerektiğini savunur, “tabiata tecavüz ediyor olmalarını” överdi. Le Corbusier’in şehirden anladığı “köşeli dev binalar, geniş düzlüklere puantiye kumaşı anımsatır biçimde yerleştirilmiş tek tük ağaçlar.”

Stalin, seçkincilik, toplumsal sorumluluktan yoksunlukta Rastrelli’yi aratmayan Le Corbusier hayranlarındandır. “Stalin mimarisi” olarak da bilinen 1945 sonrası SSCB mimarisi, geometri kuralları doğrultusunda bir düzine tankın yanyana geçebileceği bulvarlar, devasa binalar, “ev içinde yaşanacak bir makinedir” şiarı doğrultusunda sosyal konut adı altında yükselen beton yığınlarına revaç verir.

Gelir, Amerikalı Frank Lloyd Wright. Mimarinin tartışmasız “guru”larından Wright, Yirmibirinci yüzyılda insanların uydu kentlerde kendi sebzelerini yetiştirebilecekleri birkaç dönümlük bahçe içindeki evlerde yaşayacaklarını, her biri bir şehir merkezi gibi işlev görecek olan bu meskenler sayesinde kentlerin ortadan kalkacaklarını öngörür. Ne ki, Wright’ın ‘30’larda ABD için öngördüğü uydu kentlerde evler bugün bahçeler içindedir ama bahçelerde sebze değil, çim ekilidir. Ortadan kalkmak şöyle dursun, kentler her gün biraz daha büyümekte, kapitalist iktidarını perçinlemekte, eşitsizlik derinleşirken kent merkezlerinde şiddet her gün biraz daha artmaktadır. Yeni teknolojiler egemen metropollerde yoğunlaşır, New York, Londra, vb.vb. güçlerine güç katmaya devam ederler. Daha da vahimi her bir kuşak, daha büyüğüne, daha şaşalısına, daha debdebelisine öykünür.

İslam’la birlikte kutsal meskenlerin mahremiyeti duvarlarla korumaya alınır. Duvarların, kapıların, pencerelerin yüksekliklerini hane halkının mahremiyetini korumak üzere ayarlanır. Dünyevi zenginlikle övünmek kabalık sayıldığından, yapılar “olmayanları imrendirecek” şekilde süslenmez. Mülkün asıl sahibinin Allah olduğu, malın en hayırlısının Allah yolunda harcananı; Allah yolunda harcananın da en hayırlısının halkın en çok ihtiyaç duyduğunu karşılayanıdır şeklindeki bilgi, sermayenin kalıcı yapıtlara değil, sevabı devam eden sadakalara, vakıflara - halkın en çok ihtiyaç duyduğu medreselerin, imaretlerin, aşevlerinin, misafirhanelerin işletme giderlerine harcanır.

İstanbul 1850’lere kadar belediye nedir bilmediyse nedeni çöp toplamaktan aydınlanmaya kadar, belediyelerin işlerini vakıfların yapmalarındandır. Bu vakıfların üçte ikisi Osmanlı hanedan mensuplarının kurdukları vakıflar olup, bir tahmine göre toplam işgücünün yüzde on altısını istihdam ederlerdi.

Ondokuzuncu yüzyıl İstanbul’u sanayi devrimi sürecinde büyüyen fabrikalarla birlikte şehirlerin yoksullara tahsis edilmiş semtlerinin de büyüdüğünü söyleyen, Liverpool’da hektar başına üç bin kişinin düştüğünü, insanların bulabildikleri her delikte yaşamaya çalıştıklarını, mahzenlerin bile tıka basa insan dolduğunu anlatan, hava kirliliğinden, bronşitten, veremden yakınan Engels’in rüyalarını süsleyen şehirdir. Evet, şehirler “siyasetin yapılaşmış durumları” iseler, şayet, İstanbul böyle bir siyasetin yapılaşmasıdır - daha doğrusu, yapılaşmasıydı.

Bunları söyledikten sonra itiraf etmeliyim ki, bugüne kadar görkemli bir metropol görmedim ki, insan kemikleri üzerine bina edilmemiş olsun. Görkemli bir bina, bir katedral, bir piramit, bir bulvar, şıkır şıkır bir şehir görmedim ki, temelinde sömürü, kan, cinayet, fuhuş, uyuşturucu, karapara yatmasın. Evsizlerin sığınmış titreştikleri karanlık köşeleri, şiddetin kol gezdiği arka sokakları bulunmasın. Bu nedenle olsa gerek, görkem beni ürkütür.

Bize gelince: Moğollar, Tatarlar, Türkler, hıısm akraba Asya kavimleri, “gökkürenin rölevesi”ni çıkarır, barınaklarını kutsal gök cisimlerinden indirdikleri hayali çeküllerinin toprağa değdiği noktalarda inşa ederlerdi. Geldiğimiz yerlerdeki kentlerimiz bu nedenle toprağa rastgele düşen tohumlara benzerler. Meskenlerimiz, “göksel cisimlerin yansımaları” oldukları için kutsaldırlar ve öncelik, kutsal olanındır. Anadolu’da sokaklara cetvel değmemiştir. Eğri büğrüdürler ama hiçbir plânlamanın hangi tasarımın insan yararına olduğu sonucuna ulaşamayacağı, huzura giden yolu önceden belirleyemeyeceği düşünüldüğünde çetvelsizliğin mahzuru olup olmadığı tartışmaya açıktır.

Mimari, diğer sanat dalları gibi değil, bilimle içiçe ve ideolojik. Bir ressam ya da bir heykeltraşın kullandığı malzemelerin türü eserine biçtiği değere hemen hiç yansımaz. Ama barınak, insanoğlu için hem yaşamsal hem de büyük çoğunluğumuzun ömrümüz boyunca yapacağımız en büyük yatırımdır. Hal buyken, mimarların ideolojik yapılanmaları yaşamsal oluyor; kararları, tercihleri, toplumun bütününü etkiliyor, yönlendiriyor ve hatta dönüştürüyor.

Geçtiğimiz günlerde, şehrimizin sorunlarını tartışmak üzere dünyanın dört bucağından kopup gelen mimarların, İstanbul’a nasıl bir “siyaset yapılaşması” öngördüklerini merak etmekten kendimi alamıyorum!

 
 DİĞER MAKALELER
EYLÜL 2011
• 
EYLÜL 2008
AĞUSTOS 2008
TEMMUZ 2008
• 
• ALMANYA
• HİTLER
HAZİRAN 2008
• 
MAYIS 2008
• 
NİSAN 2008
MART 2008
• 
ŞUBAT 2008
OCAK 2008
• AÇMAZ
ARALIK 2007
KASIM 2007
EKİM 2007
EYLÜL 2007
AĞUSTOS 2007
NİSAN 2007
MART 2007
ŞUBAT 2007
OCAK 2007
ARALIK 2006
KASIM 2006
MAYIS 2006
NİSAN 2006
ŞUBAT 2006
OCAK 2006
ARALIK 2005
EKİM 2005
EYLÜL 2005
• ÖCÜ!
AĞUSTOS 2005
TEMMUZ 2005
HAZİRAN 2005
MAYIS 2005
NİSAN 2005
MART 2005
ŞUBAT 2005
OCAK 2005
ARALIK 2004
KASIM 2004
EKİM 2004
EYLÜL 2004
AĞUSTOS 2004
TEMMUZ 2004
HAZİRAN 2004
MAYIS 2004
• GÂVUR
NİSAN 2004
MART 2004
ŞUBAT 2004
OCAK 2004
EKİM 2003
EYLÜL 2003
AĞUSTOS 2003
TEMMUZ 2003
MAYIS 2003
NİSAN 2003
MART 2003
ŞUBAT 2003
OCAK 2003
ARALIK 2002
KASIM 2002
EKİM 2002
EYLÜL 2002
AĞUSTOS 2002
TEMMUZ 2002
• ABANT
HAZİRAN 2002
MAYIS 2002
NİSAN 2002
MART 2002
ŞUBAT 2002
OCAK 2002
ARALIK 2001

 BEĞENDİKLERİM
Alev Alatly