"İKİNCİ AYDINLANMA ÇAĞI"
Düşünce Devrimi


Hukuk, sosyal bilimler, sanat, edebiyat, hatta müzik,
fizik kuralları doğrultusunda şekillenir.

Bugün size “İkinci Aydınlama Çağı” diye adlandırılan “düşünce devrimi”nden ve bu devrimin hayatımızda ve hukuk sistemleri üzerindeki etkilerinden bahsedeceğim.

İkinci Aydınlanma Çağı”nın ne olduğunu kavrayabilmemiz için beşyüz yıl kadar geri gitmemiz, “Birinci Aydınlanma Çağı”na dönmemiz gerekecek. Hatırlayacağınız gibi, “Birinci Aydınlanma Çağı,” Aristo’yu kaynak edinen; Kopernik, Kepler, Galile ve Newton’la devam eden bir dizi buluş ya da keşif sonucunda kitabi dinlerin, yani Yahudiliğin, Hıristiyanlığın ve Müslümanlığın, Dünya ve Kâinat’a dair açıklamalarını reddeden, onlara yeni açıklamalar getiren sürecin adıdır.

Birinci Aydınlanma Çağı öncesinde Kâinata ilişkin “doğrular” ya din kitaplarında yazılı vahiyler ya da usavurum yoluyla saptanır. Isaac Newton’un 1687 basımı “Principia”sı ile birlikte “doğrular”ın gözlem sonucu olarak belirlenmesi ilkesi kesin olarak benimsenir. Gözlem ve deney, bilimsel düşüncenin olmazsa olmazları olarak yerleşir. Vahiye dayalı düşünce biçimini reddeden Newton, Kâinat ve Dünyanın çok sayıda olmakla birlikte gözlemlenebilir ve çözümlenebilir verilerden oluştuğunu söyler. Kâinatı ve Dünya’yı oluşturan parçacıklar, belirli fizik kurallarına göre hareket ederler. Parçacıkların birbirleriyle olan ilişkileri “nedensellik” çerçevesinde gelişir. Biz insanlar, nedensellik kurallarının neler olduğunu keşfedersek, Kâinatın ve Dünyanın nasıl işlediğini kesin olarak öğrenebiliriz.”  Böyle denir.

Newton, parçaların gözlemlenmeleri ve çözümlemeleri sonucunda ortaya çıkacak birkaç sade, basit ve kesin kanunun “bütün”e uygulanabileceğini, bu sade ve basit kanunların “bütün”ü kesin olarak açıklayabileceğini savunur. Böylece, Newton Fiziğinin tanımladığı fiziksel hayat, belli kurallara göre işleyen, “deterministik” bir sistemdir. Her olay, bir takım nedenlerin kaçınılmaz sonucu olarak ortaya çıkar. Ne Kâinat’ta, ne de Dünya’da belirsiz olan, bulanık olan, ortada olan hiçbir şey yoktur.” Böyle bilinir. Bir başka ifadeyle, “Birinci Aydınlatma Çağı”nın dünyası, Aristo mantığın doğrusal kurallarına tabidir. Bir ya-ya da dünyasıdır. O yılların anlayışına göre, bir şey, ya doğrudur, ya da yanlış. Ya siyahtır ya da beyaz. “Hem doğru hem de yanlış” olamaz, çünkü “doğru” tektir.

Şimdi… Newtonian dünya görüşü, sadece fiziği değil, fiziğin dışındaki diğer tüm bilimleri de etkilemiştir. Modern dünyayı şekillendiren başta hukuk, sosyal bilimler, sanat, edebiyat, hatta müzik Newtonian veya Klasik Fizik’in kuralları doğrultusunda şekillendi. Örneğin, ekonomide, Newton’un atomlardan oluşan Kâinat paradigması, Adam Smith’in şahsi çıkarlarını kovalayan bireysel girişimcilerden oluşan, kapitalist/liberal anlayışının temelini oluşturur. Fizikte münferit atomların birbirleriyle olan ilişkileri, ekonomide bireylerin birbirleriyle olan ilişkileri olarak algılanır.

Gerek fizikte, gerekse ekonomide kullanılan araştırma yöntemi de aynı esasa dayanır: sistemi mümkün olan en küçük parçasına indirmek ve bu parçacıkların davranışına bakarak “bütün”ün geleceğine dair karar vermek, tahmin yürütmek.

Newton’un dünyada belirsizlik, bulanıklık yoktur; bir şey ya öyledir ya da öyle değildir; ya siyah ya da beyazdır, gri yoktur, anlayışını, siyaset bilimine taşıdığımızda iki olgu ile karşılaşırız: keskin ideolojiler ve onların pratikteki sonuçları olan toplum mühendisliği. Ve ideolojiler/toplum mühendisliği doğrultusunda şekillenen hukuk sistemleri.

Toplum mühendisliği, baskıcı yada en azından Jakoben yani tepeden inmeci yönetimlerle sonuçlanır. İdeolojiler pratikte daha da keskinleşir. Örneğin, Birinci Aydınlanma Çağı’nın siyah-beyaz dünyasında ya sağcı, ya da solcu olunur. Hem solcu, hem de sağcı olduğunu savunan birisi ciddiye alınamaz. Ya da, daha güncel bir örnek: hem laik, hem de Müslüman olunabileceği şeklindeki bir iddia, ya kabul edilemez bir yozlaşma olarak nitelendirilir ya da marjinal bir tutum olarak kenara itilir.

Gelelim hukuka: hukukta da neyin suç olup, neyin suç olmadığı kesin olarak belirlenir. Cinayet, hırsızlık vb. suçlar, ve cezaları matematiksel bir hassasiyetle maddeler, fıkralar şeklinde tanımlanır. Bir sanık, ya katildir ya da değildir, ya hırsızdır ya da değildir. Biraz katildir, biraz değildir diye bir şey yoktur. Tıpkı Klasik Fizikte olduğu gibi, burada da gri alanlar olmamalıdır. Tersi, keyfilik, hukuksuzluk sayılır. Kadı Nasrettin, Nasrettin Hoca, gibi, “Davalıya sen haklısın, davacıya sen de haklısın, ikisinin birden haklı olamayacağını savunan dava katibine, vallahi sen de haklısın!” diyen bir mahkeme düzeni olamaz. Komik olur.
Günümüzde, Birinci Aydınlanma Çağının mimarı olan “Newton Fiziği”ne, artık “Klasik Fizik” diyoruz. Klasik Fizik’in dünya görüşüne “mekanize” dünya görüşü diyoruz. Neden mekanize, çünkü dünyayı bir “makine” olarak görüyor. Nitekim, “devlet çarkının dişlileri,” “hükümet mekanizması” gibi sözler dile girmiştir. Dikkat ederseniz insana dair pek çok olgunun makine terimleriyle - “kafası tıkır tıkır işliyor” gibi - ifade edildiğini duyarsınız.

Birinci Aydınlanma Çağının “mekanize” dünya görüşünün sarsılmaya başladığı yıllar, 1920’ler. Nedeni, o yıllarda filizlenen parçacık ya da Kuantum Fiziğindeki ilerlemeler. “Yeni Fizik” diye de bilinen Kuantum Fiziği, bilim dünyasının anlatageldiğim “doğru” anlayışını altüst ediyor, çünkü siyah-beyazcı Newton Fizik’inin aksine, “Yeni Fizik”te “kesinlik” yok, “tek” doğru yok. “Hiçbir şey kesin değil, hiçbir şey imkânsız değil.”

Yeni Fiziğin en önde gelen mimarlarından birisi, Albert Einstein. Albert Einstein’ın “matematik kesin olduğunda gerçeği yansıtmaz, gerçeği yansıttığında kesin değildir” saptaması, Klasik Fizik’in siyah-beyaz dünyasına bomba gibi düşüyor. Bunu “ışık” hakkındaki yeni bilgiler izliyor. Şöyle ki, klasik fizikçiler, ışığın ya cisimcik bölüklerinden ya da dalga serilerinden oluşmuş olması gerektiğini düşünürlerdi. Hem dalga hem de cisimcik bölüklerinden oluşan “ışık tanımlaması” kabul edilemezdi, “saçmalık”tan başka bir şey olmazdı. Ne ki, gerçeğin bu olmadığı ortaya çıktı. Evet, ışık, hem dalga serileri, hem de cisimcik bölüklerinden oluşuyordu. Dahası, dalga veya cisimcik niteliğini gözlemci ile adeta bir diyaloğa girerek belirtiyordu.

Arşimed’in “Evraka! Evraka!” diye bağırdığı su ve tas deneyini hatırlarsınız. Kuantum Fizik’inin evrekası da ışığın hem dalga serileri hem de cisimcik bölüklerinden oluştuğunu saptayan deneydir. Bu deneyde, herhangi bir ışık kaynağının, mesela bir ampülün, önüne dalga dedektörü koyulduğunda, ışığın dalga niteliğini açık ettiği, oysa cisimcik dedektörü kullanıl