MİLLİ KİMLİK MANKENİ

 

(I)
Halkın Hisleri

Açalım: “toplumsal kimlik” aynı kültürü paylaşan bireylerin çoğunluğunun temel kişilik özelliklerinden yola çıkarak oluşturulmuş bir “terzi mankeni” olup, “halkın hisleri” dediğimiz olguyu yansıtır. İstatistiki bir anlamı olmadığı gibi, kişilik özellikleri birbirlerinden farklı olan sahici bireylerle de birebir örtüşmez. Ama şunu yapar: toplumun somut /objektif  koşullar karşısında ne tür tepkiler verebileceğini kestirmemize yardım eder.

Bu çerçevede, din, “soyut insanların soyut bir nitelikleri” olarak ölçüye gelmiyor. Somut ifadelere dökülmesi, ayakların yere basması lâzım. Türkiye’de İslâm’ın “modern toplum”la ilişkileri tartışılacaksa, herşeyden önce ülkemiz insanının yaşam biçimindeki hangi unsurların kendisini İslâm’a, hangilerinin inançsızlığa sevketmeye elverişli olduklarını araştırmak; başta yerleşik üretim ve paylaşım biçimlerimiz olmak üzere, Türk insanının kişiliğini şekillendiren etkileşimleri yürürlükteki teknolojiden, ülkenin coğrafi ve stratejik konumuna, geleneklerimizden, toplumsal ve siyasi örgütlenme biçimlerimize varıncaya kadar irdelemek ve tanımlamak gerekiyor.

Bundan sonraki adım, bu koşullar altında yaşayan ve çalışan ortalama Türk insanının kişiliğinin “ruhsal bir manken”ini çıkarmak, sosyal psikoloji literatürde “toplumsal kimlik” diye bilinen bu “manken”i iyi tanımaktır. Asla mükemmel olamayacağını, ölçülerinin değişmez olmadığını bilerek tanımak, günümüz Türkiye’sine biçeceğimiz İslâmi libasın boyutlarını saptamaktaki yararına binaen kullanmak.

Şimdi, bir an için, “eşcinsel evliliğin kutsanması” gereğinin Türkiye’nin AB’ye girmesinin somut bir koşulu olarak karşımıza çıktığını hayal edelim. Böyle bir durumda bireysel tepkilerimizin farklı olacağı kuşkusuz olmakla birlikte, ülkenin bu somut talep karşısındaki nihai tutumunu belirleyen, Türk İslâm kültürünü paylaşan bireylerin çoğunluğunun temel kişilik özelliklerini yansıtan “toplumsal kimliğimiz” olacaktır. Ve bana sorarsanız, toplumsal kimliğimiz ilk bakışta kabul edilemez gibi duran bu koşulu sindirmenin de bir yolunu bulacaktır ama konumuz bu değil.

Toplumsal kimliğin, dilerseniz “halkın hislerinin mankeni”nin oluşumu tek bir nedene bağlanmıyor, tersine çok sayıda sosyolojik ve ideolojik unsurun etkileşiminden doğuyor. Maddi çıkar, insanoğlunun başat dürtüsü değil, hayır. Ancak, toplum ve bireyin birincil meselesi yaşayakalmak, diğer dürtüler, siyasi, felsefi hatta dini düşünceler ikinci plânda geliyor. Ve her halûkârda, toplumun yaşayakalması, onu oluşturanların düzenin taleplerine cevap verecek şekilde davranmalarıyla kaim. Örneğin, bir sanayi toplumunun yaşayakalması, özgür insanların enerjilerini bilerek isteyerek çalışmaya kanalize etmeleriyle mümkün olabilirken, Budist toplumda örgütlü çalışmanın yerini bireysel meditasyon alıyor. Toplumsal kişiliğin ikinci işlevi de işte bu noktada devreye giriyor: yaygın kullanım biçimiyle “halkın hislerine tercüman olan mankenimiz,” sahici bireylerin enerjilerini, temsil ettiği toplumun işleyişini aksatmayacak şekilde yönlendirme görevini üstleniyor. Uygun davranış reçeteleri sunuyor, sahici bireylerin kendilerini içinde buldukları durumu kendi akıllarını kullanarak murakabe etmelerine set çekiyor. Ancak bunu yaparken, işlevini yitirmemek için onları küstürmekten kaçınacak, bireylere “kendilerinden talep edilen davranışları yerine getirirlerken, bunu isteyerek yaptıkları” duygusunu vermeye özen gösterecektir.

Bu böyleyken, Türkiye’de “İslam ve Modern Toplum” konulu uluslararası nitelikte bir konferans tertiplendiğini ve bu konferansta “Aydınlanma ve Kilise” ilişkilerinden bahisle, “Aydınlanma ve bilime karşı kilisenin önce kapılarını kapattığı, sonra araladığı, ardından da Aydınlanma’nın bütün değerlerinin içeriye girdiği, sonuçta, Kilise’nin ‘eşcinsel evlilik’ de dahil olmak üzere ‘her şeye’ onay verecek bir konuma geldiği” tesbit edildiğini hayal edelim.  Toplantıdaki konuşmacılardan birisinin “İslâm dünyasında da böyle bir sorun, etkileşim yaşanabilir mi?” şeklinde kendisinin sorduğu bir soruyu, yine kendisinin şöyle cevapladığını varsayalım: “Burada üç yol görünüyor: ya modern dünyanın taleplerine karşı kapılar kapatılacak, ya açılacak ve bizden ne isteniyorsa ona fetva vereceğiz. Üçüncü ve sağlıklı yol ise durum tesbiti yapıp eleştirel bakış açısıyla, hem modern hayatın taleplerini göz önüne alacağız hem dinin bizden istediği talepleri, değişmezleri, değişebilirleri, içtihatları kullanarak birarada yaşatmaya çalışacağız.”

“İslam ve Modern Toplum” diye bir konferans var mıydı, konuşan kimdi önemli değil.  Önemli olan, konuşmacının, toplumsal kimlik mankeniyle uyumun mükemmel bir örneği olması.   Açalım: günümüzde Müslüman toplumların birincil kaygıları küreselleşen dünyada “yaşayakalmak,” en büyük endişeleri, “modern dünyaya eklemlenememek”dir. Toplumsal kimliğimiz, işte tam bu nokta devreye girmekte, Aydınlanma’yla olan ilişkisini doğru dürüst tanzim etmeyi başaramamış olan Kilise’ye tükürdüğünü yalatan gücün, İslâma neler yapabileceğini hatırlatmaktadır.

Hayati tehditin hedefini bulabilmesi için konuşmacının İslâm’la Kilise arasında nasıl bir mütekabiliyyet kurulmuş olduğu; engizisyonları göze alabilecek kadar şedid olabilmiş Kilise’nin “eşcinselliğin kutsanması” gibi en büyük bir günaha nasıl razı edilebildiği; “hatadan münezzeh” papanın böylesi bir dejenerasyona neden ve nasıl uğradığı şeklindeki konunun mahiyetini değiştirebilecek murakabe unsurlarının üstlerini örtmesi gerekirdi ve öyle yapılmıştır. Oysa, toplumsal kimliğin yönlendirme işlevinde etkin olabilmesi için, Müslümanların hislerine tercüman olmayı sürdürmesi de gerekir. Nitekim, mankenimiz bu noktada “İslam’ın aynı sorunları yaşamaması gerektiğini” vurgulayacak ve reçetesini sunacaktır: “İslâm’ın karşısında üç yol görünüyor. Ya modern dünyanın taleplerine karşı kapılar kapatılacak, ya açılacak ve bizden ne isteniyorsa ona fetva vereceğiz. Üçüncü ve sağlıklı yol ise durum tesbiti yapıp eleştirel bakış açısıyla, hem modern hayatın taleplerini göz önüne alacağız hem dinin bizden istediği talepleri, değişmezleri, değişebilirleri, içtihatları kullanarak birarada yaşatmaya çalışacağız.”

Dikkat buyurulursa, ilk iki çözümün ölümü gösterip sıtmaya razı etmek kabilinden süsleme mahiyetinde oldukları görülecektir. Hatta, itiraf etmeliyim ki, “kapıların modern dünyanın taleplerine karşı kapatılma ihtimali”nin dinleyiciler üzerinde soğuk duş etkisi yapmış olabileceğini dahi düşünüyorum. “Bizden ne isteniyorsa ona fetva vereceğiz” seçeneğinin dillendirilmiş olmasını bile talihsizlik olarak nitelememin nedeni, cümlede şirk koklamamdır. İslâm’da fetvanın Allah’ın emirleri doğrultusunda verildiğini bilirim, modern, post-modern veya köhne bir “dünya” talep ettiği için değil. Bu aşamada tek tesellim, mensubu olduğum inanç sisteminin “hatadan münezzeh” bir papa ile malûl olmamasıdır, yoksa, afaroz edilmek bile vardı.

Gelelim, üçüncü ve “sağlıklı yola.” Ne yazık ki, “durum tesbiti yapıp eleştirel bakış açısıyla, hem modern hayatın taleplerini göz önüne alacağız hem dinin bizden istediği talepleri, değişmezleri, değişebilirleri, içtihatları kullanarak birarada yaşatmaya çalışacağız” cümlesi bana toplumsal kimliğimizin sonunda  İslam’ı benliğinin dışına sürüp, “modern” dünya ile din pazarlığına oturmaya hazırlandığını söylüyor.

 
 DİĞER MAKALELER
EYLÜL 2011
• 
EYLÜL 2008
AĞUSTOS 2008
TEMMUZ 2008
• 
• ALMANYA
• HİTLER
HAZİRAN 2008
• 
MAYIS 2008
• 
NİSAN 2008
MART 2008
• 
ŞUBAT 2008
OCAK 2008
• AÇMAZ
ARALIK 2007
KASIM 2007
EKİM 2007
EYLÜL 2007
AĞUSTOS 2007
NİSAN 2007
MART 2007
ŞUBAT 2007
OCAK 2007
ARALIK 2006
KASIM 2006
MAYIS 2006
NİSAN 2006
ŞUBAT 2006
OCAK 2006
ARALIK 2005
EKİM 2005
EYLÜL 2005
• ÖCÜ!
AĞUSTOS 2005
TEMMUZ 2005
HAZİRAN 2005
MAYIS 2005
NİSAN 2005
MART 2005
ŞUBAT 2005
OCAK 2005
ARALIK 2004
KASIM 2004
EKİM 2004
EYLÜL 2004
AĞUSTOS 2004
TEMMUZ 2004
HAZİRAN 2004
MAYIS 2004
• GÂVUR
NİSAN 2004
MART 2004
ŞUBAT 2004
OCAK 2004
EKİM 2003
EYLÜL 2003
AĞUSTOS 2003
TEMMUZ 2003
MAYIS 2003
NİSAN 2003
MART 2003
ŞUBAT 2003
OCAK 2003
ARALIK 2002
KASIM 2002
EKİM 2002
EYLÜL 2002
AĞUSTOS 2002
TEMMUZ 2002
• ABANT
HAZİRAN 2002
MAYIS 2002
NİSAN 2002
MART 2002
ŞUBAT 2002
OCAK 2002
ARALIK 2001

 BEĞENDİKLERİM
Alev Alatly