“KALE” ÇARPAZ GİDERSE...
O oyunun adı “satranç” olmaz.

Aynı şekilde, Recep Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı halen geçerli kurallar dışında bir yöntemle önlenirse, oyunun adı “demokrasi” olmaz.

Hemen ifade edeyim, “oyun” kelimesini, matematiksel anlamında, yani, “ilgili tarafların tanımlandığı ve yarışmanın tüm veçhelerine ilişkin kuralların önceden belirlendiği rekabet ortamının bir modeli” olarak kullanıyorum.

Bu çerçevede, “demokrasi” ki, harfiyen, “halkın saltanatı” anlamına gelir; “halk”ta mündemiç çıkar gruplarının ve/veya ideolojilerin temsilcilerinin, sınırları belli bir toprak parçası üzerinde yaşayan “bütün”e hükmetmelerini mümkün kılacak gücü elegeçirmek için önceden belirlenmiş yarışma kurallarına uygun olarak yarıştıkları, kuralları belli bir “oyun”dur. “Oyun”u kazanan, dilerseniz “Şah mat” yapan taraf, “devlet” dediğimiz siyasi örgütlenmenin kurumlarını kendi ideolojisi doğrultusunda yönlendirme hakkını ele geçirir. Bu “hak,” meşru olup, “fiziki güç kullanımını” da içerir.

“Meşru fiziki güç”ten kasıt, silâhlı kuvvetler, bürokrasi, mahkemeler ve emniyet teşkilatının yaptırım gücüdür. Bu bağlamda, oyunu kazanan tarafın kendi çıkarlarını/ideololojisini yansıtan ekipleri iş başına getirmek istemesi veya getirmesi de meşrudur. “Kadrolaşma” dediğimiz kötü şöhretli olgunun da aslı budur.

“Evrensel” bir “oyun” olan “satranç”tan farklı olarak, “demokrasi” oyunu, tarihsel süreç ve durumlara bağlı olarak farklı kurallara göre oynanagelmiştir. Örneğin, “doğrudan demokrasi” dediğimiz siyasi sistemde, yurttaşlar hemen tüm önemli siyasi kararları sandığa giderek bizzat alırlar. Halen İsviçre, Kanada ve Amerika’nın New England eyaletlerinde 10,000’den az nüfuslu yerleşimlerde uygulanan bu sistemin alternatifi, yurttaşların iradelerini seçtikleri temsilciler aracılığıyla ifade ettikleri “temsili demokrasi”lerdir. Bizimki gibi “temsili demokrasi”lerde rakamlar devreye girer. Ülke halkının bütünün istek ve dileklerini (çıkar ve ideolojilerini) temsil edenlerin sayılarının mecliste doğruya en yakın biçimde yansıtılmasını öngören seçim sisteminde “nisbi temsil” formülü kullanılır. Ne ki, “nisbi temsil” formülünün sonucunda ortaya çıkan sandalye dağılımının, meclislerde karar alınmasını fevkalâde zorlaştırıcı hatta imkânsızlaştırıcı olabildiği şeklindeki tarihi tecrübeler, “çoğunluk” sistemi”ni getirmiştir.

“Çoğunluk sistemi” formülleri, seçmen oylarının meclislere orantısız yansıması anlamına geldiğinden, daha başka bir deyişle, “çoğunluğu bulan hepsini alır” gibi, azınlıkta kalanın hakkının teslim edilmediği bir durum yarattığından, “halkın saltanatı”ndan verilen bir tavizdir. Bu “taviz”in ne kadar sindirilebilir olduğu, “baraj” vb. seçim yasalarıyla doğru orantılır. Ancak, her halûkârda, halkın saltanatından verdiği taviz, “işleyen demokrasi”yi gerçekleştirmek için verdiği taviz olmaktadır. Nitekim, “demokrasi şahini” ABD’de nisbi seçim şöyle dursun, Demokratlar’ın ve Cumhuriyetçi’lerin dışında, bir üçüncü siyasi partinin kurulması yasalarla hemen hemen imkânsızlaştırılmıştır. Dahası, Amerikan nüfusunun %20’den fazlasını teşkil eden Karaderili ve Hispanik Amerikan vatandaşlarının Amerikan parlamentosundaki temsilci sayıları gülünç denecek kadar azdır.

Kötü örnek, örnek alınmaz elbet. Dikkat çekmek istediğim husus, Amerikan halkı yıllardır ciddi ciddi “seçim” yapıp, sonuçlarına katlanıyorsa, bunun nedeninin “seçim kurallarına” saygı gösteriyor olduklarına işaret etmektir ki, “oyun”un adı da budur.

“Satranç” oynamaya oturduysanız şayet, “kale”nizi çapraz yürütemezsiniz. Hele de oyunun başına kuralları kabul ederek oturduysanız ve rakibiniz/rakipleriniz sizi şaşırtan bir biçimde güçlü çıktıysa, oyunun ortalık yerinde kuralları değiştiremezsiniz. Bu, “demokrasi” başta olmak üzere, tüm oyunlar için geçerlidir.

Hukukçu olmadığım açık. Sayın Başbakan’ın Çankaya’ya çıkması için 184 oy mu, 367 oy mu, gerektiğini değerlendiremeyeceğim de açık. Ancak, bildiğim bir şey var, o da bu sayının ne olduğuna ilişkin kararın Erdoğan hareketinden çok önce verilmesi gerektiğidir. Kural konacaktıysa da baştan konacaktı, kural değiştirilecekse de baştan değiştirilecekti. Başta Anayasa Mahkemesi olmak üzere, tüm ilgili kurum ve kuruluşların, vardıysa yasada bir çelişki, en azından son dört yılda yeri göğü inletmeleri ve durumu ortaya koymaları gerekirdi. Kimse kendi dikkatsizliğinin, savsaklamasının sonuçlarını Erdoğan’ı kendi arzusu dışında konumlayarak veya konumlanmaya zorlayarak geçiştiremez. Kimse, bu bağlamda, “taviz”i ya da “gerginliği” azaltmayı sadece Erdoğan’dan bekleyemez. Aksi, hem o çok yakındığımız “Şark kurnazlığı,” hem “arabesk” ağlanma, hem “Jakoben dayatma,” hem de düpedüz “mızıkçılık” olur ki, bu, Türk “demokrasi”sine onur getirmeyecektir.

Bu söyledikten sonra, sanılmasın ki, hali hazırdaki seçim formülünden çok memnunum. Değilim. Sanılmasın ki, AKP seçmeniyim. O da değilim. Ancak, “azınlık” hakları, “Çankaya’da tesettür” gibi, birden fazla siyasi, felsefi, sosyolojik, estetik alanların birbirine karışıp, gözyaşlarının sel olduğu bir görüntüyü de ciddiye alamıyorum. Emekli öğretmenin Mehmet’ciğin göz yaşlarını sildiği o sahneyi de daha önce gördüm. 27 Mayıs 1960’da, Ankara, yine sokaklardaydı, Mehmet’ciğin gözyaşını silmek ne kelime, kazanlar dolusu ayran, meyva suyu ikram ediliyor, evlerden nöbetçi askerlere yiyecek taşınıyordu. 27 Mayıs ihtilâlini bugün nasıl değerlendirdiğimiz, “askerler”e ilişkin ne gibi değerlendirmeler yaptığımız ortadadır. Aynı boyutlarda olmamakla birlikte, Türk demokrasisini sekteye uğrattığı üzerinde mutabık olduğumuz diğer darbelerin (ki ben bunlardan kuralların keyfi bir biçimde değiştirilmesini anlıyorum) keza.

Bildiğim bir şey daha var. O da bir siyasinin birinci görevinin tekrar seçilmek olduğudur. Bu bağlamda, Sayın Erdoğan’ın tutumunun ne olması gerektiğini, kendisinden daha iyi kestirmek mümkün değildir. Yaygın söylemin hilâfına, Sayın Başbakan’ın kendisini içinde bulduğu duruma örnek teşkil edebilecek çok sayıda vakıa da yoktur. Hatırtatmak isterim ki, Anavatan Partisi rahmetli Özal Çankaya’ya çıktığı için dağılmadı. Tersine, Anavatan Partisi dağıldığı için Özal, Çankaya’ya çıktı. Mesut Yılmaz’a yakın olanlar, ANAP oylarının %13’lere düştüğünü bileceklerdir. Seçimlerde elde edilen %21, Sayın Yılmaz’ın o dönemki karizmasının kurtardığı %21’dir. Nitekim, Bedrettin Dalan’ın o zaman için akıl almaz oy kaybı da, kendi icraatının değil, ANAP duyulan öfkenin sonucuydu.

Benzeri tablo, Sayın Demirel için de geçerlidir. Sayın Demirel’in Tansu Çiller hareketi de partisine soluk aldırmak içindi. Kendisi de Çankaya’ya partisi zayıfladığı için çıktı. DYP, Demirel cumhurbaşkanı oldu diye zayıflamadı. Bu tabloların hiçbirisi Erdoğan’a karar vermesi yolunda yardımcı olacak tablolar değildir.

Çankaya’ya kim çıkarsa çıksın, Silâhlı Kuvvetlermizle mustakbel cumhurbaşkanımız arasında hayati gerginliğe neden olacağına da inanmıyorum. Türk Silâhlı Kuvvetleri en yadırgadığı cumhurbaşkanlarıyla da, başbakanlarla da çalışmayı başarabilecek olgunluk ve tecrübeye sahiptir. Türkiye’yi ele de bu zamanda asla içinden çıkılamayacak bir tartışmaya sürüklemeyecektir. Yine bir hatırlatma yapayım, zamanın Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay, Özal’ın siyasi iradesini içine sindiremediği için savaşın ortalık yerinde diyebileceğimiz bir dönemde istifa hakkını kullanmaktan çekinmediği zaman da bile, Silâhlı Kuvvetlerimiz sarsılmamıştı.

Son olarak, bütün bu hareketliliğe neden olduğu anlaşılan Emine Erdoğan hanımın tesettürüne gelince, bakın işte burada bir önerim var! Hanımefendi’nin inançlarına mükemmelen uygun kapalılıkta, artık Artvin mi olur, Adıyaman mı olur, Edirne mi, Silifke mi, Ege mi, folklör giysileri giymesi! Başlarında türban yerine muhteşem iğne oyalı başlıklar, tayyör yerine bindallılar ya da üç etekler, stilize ya da değil ama mutlaka geleneksel ve “halkın saltanatı”nı görsel olarak yansıtan, ne Gucci’nin ne de Versage’nin burun kıvırabilecekleri giysiler!

Önerimi çok uçuk buluyorsanız, lütfen, romancılığıma verin! Romancılığıma, bir de şiddetle ihtiyacımız olduğunu düşündüğüm mizah arayışıma! Eninde sonunda, Türkiye, hiçbir seçimin “nihai” olmadığını bilecek olgunluktadır! Birinde kaybederseniz, diğerinde kazanırsınız. Tıpkı, satranç gibi. İş ki, siz, oynamaktan, “oyun”u kurallarına göre oynamaktan vazgeçmeyin! (2000)

 
 DİĞER MAKALELER
EYLÜL 2011
• 
EYLÜL 2008
AĞUSTOS 2008
TEMMUZ 2008
• 
• ALMANYA
• HİTLER
HAZİRAN 2008
• 
MAYIS 2008
• 
NİSAN 2008
MART 2008
• 
ŞUBAT 2008
OCAK 2008
• AÇMAZ
ARALIK 2007
KASIM 2007
EKİM 2007
EYLÜL 2007
AĞUSTOS 2007
NİSAN 2007
MART 2007
ŞUBAT 2007
OCAK 2007
ARALIK 2006
KASIM 2006
MAYIS 2006
NİSAN 2006
ŞUBAT 2006
OCAK 2006
ARALIK 2005
EKİM 2005
EYLÜL 2005
• ÖCÜ!
AĞUSTOS 2005
TEMMUZ 2005
HAZİRAN 2005
MAYIS 2005
NİSAN 2005
MART 2005
ŞUBAT 2005
OCAK 2005
ARALIK 2004
KASIM 2004
EKİM 2004
EYLÜL 2004
AĞUSTOS 2004
TEMMUZ 2004
HAZİRAN 2004
MAYIS 2004
• GÂVUR
NİSAN 2004
MART 2004
ŞUBAT 2004
OCAK 2004
EKİM 2003
EYLÜL 2003
AĞUSTOS 2003
TEMMUZ 2003
MAYIS 2003
NİSAN 2003
MART 2003
ŞUBAT 2003
OCAK 2003
ARALIK 2002
KASIM 2002
EKİM 2002
EYLÜL 2002
AĞUSTOS 2002
TEMMUZ 2002
• ABANT
HAZİRAN 2002
MAYIS 2002
NİSAN 2002
MART 2002
ŞUBAT 2002
OCAK 2002
ARALIK 2001

 BEĞENDİKLERİM
Alev Alatly