MEKTUPLAR

ERKİN ÇAM
Wednesday, June 19, 2013 9:26 AM

Merhaba herkes,

Bugun radikalde cikan iki haberi/yaziyi sizlerle paylasmak istedim:
http://www.radikal.com.tr/yazarlar/eyup_can/kim_bu_duran_adam-1138181

Eyup Can yazisinda Emniyet Istihbarat Dairesinin Gezi Olaylariyla ilgili raporundan bahsediyor.

"Bir, Gezi Parki eylemleri cikisi itibariyle hicbir sekilde organize değil.
Iki, illegal orgutler daha sonra devreye girdi.
Uc, Gezi eylemlerinde yabancı unsurlarin aktif rolu tespit edilemedi."

Basbakan ile Emniyet Istihbarat'in arasi pek iyi degil, o daha cok MIT'e guveniyor gibi bir hava var, kabul ediyorum. Yine de Emniyet'in boylesi bir raporu ciddiye alinmalidir diye dusunuyorum. Elbette en iyi komplo ispat edilemeyendir, ama komplo teorileriyle herseyi aciklamaya calismak bana kolaycilik gibi geliyor. Diger haberin yorumuma ihtiyaci yok:
http://www.radikal.com.tr/turkiye/polis_20_gunde_ne_kadar_biber_gazi_kullandi-1138224

2013 yilinda toplam 150 bin biber gazi fisegine ihtiyac duyacagini tahmin eden emniyet, Gezi ve sonrasindaki olaylarda 3 haftada 130 bin fisek harcamis....  Selamlar, sevgiler,

SALİM KORKMAZ
Wednesday, June 19, 2013 9:10 AM

Merhabalar herkese. Grubunuzun belki en yeni üyesi olarak herkese bundan sonraki paylaşımlar için şimdiden teşekkür ediyorum. Bir kaç gündür zihnime takılan bir konuda yazmak isterim ilk mesajımı.

Hepimizin bildiği üzere, AK Parti tüzüğü gereği bu partide üst üste 3 dönemden fazla milletvekili olarak görev yapılamıyor. Başkanlık sistemi üzerinde bu kadar durulmasının nedeninin de Erdoğan'la devam edilmesinin yolunu açmak olduğu aşikar. Ancak, gelinen noktada, başkanlık sisteminin yakın vadede gerçeğe dönüşmeyeceğini de gözlemleyebiliyoruz. Bırakın başkanlık sistemini, diğer temel maddelerde bile bir uzlaşı ufukta görünmüyor zira.

Peki tüm bu olanlardan sonra, Erdoğan'ın "en güçlü lider" imajının  "tek lider"e (yıpranmış da olsa) evrildiği bir dönemde, Erdoğan yarın çıkıp "ülkenin yaşamakta olduğu sıkıntılı dönem nedeniyle, parti tüzüğümüze koyduğumuz 3 dönem kuralını askıya alma ihtiyacı zuhur etmiştir" diyerek yeniden aday olursa, şaşırır mısınız?

Cevap hayır ise, komplo teorisi görünümünde bir başka soru yöneltme ihtiyacı doğar: Peki Erdoğan'ın kontrollü gerilim stratejisinin temel nedeni tam da bu olabilir mi?   Saygılar...

ERKİN ÇAM
Tuesday, June 18, 2013 2:44 PM

OTPOR konusu gercekten de ilgincmis, http://en.wikipedia.org/wiki/Otpor! adresinden ve buldugum yabanaci kaynaklardan gordugum kadariyla 2003 yilinda kendi partisini kurmus OTPOR, ama kendi ulkesinde %2'den az oy alip rezil olmus (onca ABD destegine ragmen) ve sonra "resmen" dagilip gitmis. Gayriresmi olarak o deneyimden kimler faydalandi, o yontemleri kimler gelistirdi bilemeyiz, ama http://istihbarat.wordpress.com/ gibi guvenilmez, amator sitelerden baska bir yerde OTPOR'u suclayan yok. "Duran adam"in bir defa Karadag'a, bir defa Belgrad'a gitmesini (ki adam dansci ve bu amacla gitmis) delil olarak vermeleri komik... Gittiginin bile acik bir delili yok :)

Benim asil incelenmesini istedigim sey Basbakanimizin konusmalari:
İlk haftanin basinda "capulcular" dedi.
Sonra CHP'nin oyunu oldugunu iddia etti.
Daha sonra Turkiye'nin guclenmesini hazmedemeyenler ve dis mihraklari sucladi.
Bir sure sonra bu konuda daha net konustu: "Faiz lobisi" dedi (ic+dis karisik mihrak).
Bu haftasonu Gezi'dekilerin bir "darbe girisimi" oldugunu soyledi.
Bugun oradakilere "anarsistler" dedi.

Bir defa bile "bu kadar insan kendi kendine (kendi iradesiyle) toplanmis, provokatorler ve asiri uclar da aralarina karismis olabilir" demedi. Kendi halkinin (daha dogrusu diger %50'nin) iradesine, bilincine, tepki verme yetenegine mi guvenmiyor yoksa herseyi akil yuruterek cozecegine inanan danismanlarina, cevresindekilere fazla mi güveniyor?

Biz gelin herseye ragmen olgusal gerceklikleri konusmaktan vazgecmeyelim, "Faiz lobisi para kaybetti, demek ki onlar yapti" gibi hukumler vermekte acele etmeyelim.  Sevgiler,

TURGUT OZKARA
Tuesday, June 18, 2013 2:08 PM

http://www.turkishclass.com/turkish/forum/forumTitle_57014 bu sitede cok cok ilginc mayis ayinda yazismalar vs var detayli inceleyemedim daha bakicam birde bu var kendi siteleri sanirim "otpor" dersler anlatimlar vs dokumanlar felan var burdan ders alinabiliyor galiba :)

http://www.aforcemorepowerful.org/

ONUR DEMİROK
Tuesday, June 18, 2013 5:29 AM

"Gezi Parkı olaylarında bir süre sessiz kalmamın nedeni, korktuğumun başıma geldiği duygusu. Etraflıca anlattım, yıllardır bayıltıncaya kadar tekrarladım, uyardım zannediyordum. Sonra arka arkaya mektuplar geldi. Düşünceler farklı ama hüzün aynı hüzün." demişsiniz ya Hocam, evet korktuğumuz başımıza geldi sanırım."Maziden koptuk,istikbale bağlanamadık" diyordu ya rahmetli Cemil Meriç ve uyarmaya çalışıyordu.Gezi olayları ilk başladığında -ki hanidir her türlü güncel konuları tartışırken aklıma gelen ilk cümle olması hasebiyle- yine rahmetlinin "Mesele bir millet, bir topluluk olmaktır. Birbirimizi sevmeyen bir ülkeyiz. Herkes herkese düşman, kimse kimseyle konuşmuyor. Herkes herkesten korkuyor, herkes herkese şüpheyle yaklaşıyor.

Parça parça olmuş bir millet halindeyiz. Bugün realite olarak bir Türk Milleti'nden söz edilebilir mi? Millet demek müşterek inanç demektir. Bizim hiçbir müşterek inancımız yok. Kendi şahsiyetimiz yok. Bu itibarla bütün mesele şuurlanmak, bütün meselelere açık olmak, bütün meselelere açık olurken de sırtını bir kaleye dayamak: şahsiyet kalesine, tarih kalesine!" dediği kendi sesinden konuşması geldi dilimin ucuna.

24 yaşındayım Hocam,naçizane hayallerimin peşinden gitmek suretiyle Tarih tahsili yaptım ve yüksek lisansa devam ediyorum.Kendimi bildim bileli anlamaya çalıştım dünyayı,olanı biteni,tarihi,insanı,kendimi velhasıl herşeyi. Bilmeye değil anlamaya çalışıyorum,belki de nafile bir çaba bu.Şimdi de anlamaya çalışıyorum,ki burada olayların uzun uzun tahlil etme gereği duymuyorum.Zaman zaman tarih duyumu yitirdiğim oluyor Prensi Aleksi gibi.Hani diyordu ya "ben de tarih denen bir organ yok" diye,ister afazi deyin ister şizofreni kucağında yaşadığımız toplumun hastalıkları bize de bulaşabiliyor bazen,fildişi kuleden insek de inmesek de.

Ya da bazen çok mu iç içe geçtim diyorum tarihle.İşte o zaman bakıyorum ki Kara Kalpaklı Atalarım bekliyorlar orada bir yerlerde hadi diyorlar hadi sıra sende.Okudunuz mu bilmiyorum Nihal Atsız'ın Ruh Adam romanında böyle bir sahne vardır.Yüzbaşı Selim Pusat'ın Tanrı'nın ve bütün cedlerinin huzurunda yargılandığı bir sahne "Selim Pusat duruşman başlıyor!" diye seslenir mübaşirler.Öyle geliyor ki yine mahkeme salonu kurulmuş ve bağırıyorlar mübaşirler yine "Türk Milleti duruşman başlıyor!"

Gerçi nice badireler atlattı bu Millet. Fakat bu kez korkuyorum Hocam.Sizin de Rüya'da değindiğiniz üzere Kalpaklı vardı,Kalpaklılar vardı. Ergenekon'dan çıkarken de Ötüken'de yurt kurarken de.Hoca Ahmed Yesevi kalpağına sarık dolamıştı.Anadolu'da kalpaklılar vardı,Viyana önlerinde de.En son Sakarya'da ortaya çıktılar Ne zaman ihtiyaç duyulsa orada imdada yetiştiler.Bu kez ölesiye korkuyorum Hocam, çünkü göremiyorum onları.Eğer siz gördüyseniz lütfen haber verinde bu garibin korkusu dinsin. Gidip yüz süreyim dergahlarına da beni de alsınlar yanlarına...

Başınızı ağrıttım Hocam, kusuruma bakmayın.Hakkınızı helan edin,üzerimizde emeğiniz var, ellerinizden öpüyorum.  Selametle...

Sevgili Alev Hanım,

B. Hanım ile yazışmalarınızı okudum. Benzer şeyleri size yazmak benim de kafamdan geçmiş idi. Ama ben yazımı şöyle bitirmeyi planlamıştım. Hem bizim için hem sizin için yapacağını ve söyleyeceğini iki kere düşünme zamanıdır.  Ve kendini doğru ve tam ifade etme zamanıdır.

Atatürk ve Reccep Tayyip Erdoğan Türkiye tarihinde gelmiş geçmiş iki diktatördür diyorsunuz.

Allahallah, Banu hanım, Allahallah!
Diktatör kelimesini ağızıma almamışken ben, siz neden bahsediyorsunuz?  Yetmiyor, bir de açıklamalara  giriyorsunuz!

"Diktatör " kelimesinin sözlük anlamına bakarak haklı olduğunuz yanlar vardır ama birisi tüm mirasını milletine bırakmış bir lider, diğerinin ise şimdiden aileleri, yakınları ihya olmuş durumda.

Bundan sonrası gerçekten kara mizah gibi!  Diktatör kelimesi muhtemeldir ki Ahmet Hamdi Turan’ın mektubundan aklınıza kaldı, diyelim. Velâkin, ne Atatürk’ün olmayan mirasını milletine bırakmış olması doğru,  ne de çevresindeki bir takım adamların ihya edilmiş olmadıkları.  Kadro Hareketinden,  Birinci İktisat Kongresinden geçtim,  Kemal Tahir bile okumamış olabilir misiniz?

Ya da IMF borcumuz bitmesi bir başarıdır diye düşünüyorsunuz. Evet bir başarıdır ama devletin bütün kurumları özelleştirilmiş, değerinin altına satılmış iken ne kadar bir başarıdır, bu da tartışılmalıdır.

“Bütün kurumlar”dan geçtim, değerinin altına satılmış marjinal olmayan bir iki örnek verin – ama bir zahmet namuslu/ehil  bir ekonomiste sorun da öyle verin :) – öyle tartışalım.

Biz sizi kimin programına çıkarsanız çıkın takip edeceğiz ama gönlümüzden geçen, değişik kesimlerin de temsil edildiği farklı programlarda sizi görebilmek.

Nasıl da algılayamıyorsunuz, Banu’cum: şu aşağıdaki resme bir bakın!

Dünkü AKP mitingini anti-hükümet mitingi olarak dünyaya servis yapan CNN İnternational gibi, NTV gibi, FOX gibi “uluslararası” medyanın ana-arter ahkâm dışında kalan benim gibi birisine teveccüh göstermesi mümkün mü?  Neden, bir Akyol, efendim, hatta bir Hakan bu kadın ne diyor diye sormaz, düşünmez misiniz?

Her kesimden insanın sizi anlayabilmesi için ortaya atılan tezlerin altını net ifade ve örnekler ile doldurmak gerekiyor, en önemlisi de çok yönlü analiz yapmak.

Bizler sizi dinlerken düşünüyoruz, tartıyoruz ...

Yani ortaya attığınız bir tez üzerinde karşılıklı tartışıp düşünebilmeliyiz. Yiğit Bulut programları ile bu olmuyor. Siz işin içindeyken belki farketmiyorsunuz ama Yiğit Bulut ile programlarınızda sizin söylemlerinizi karşı tarafın çarpıtma, işine geldiği söylemlerinizi cımbızla alıp seyirciye sunma eğilimi var.

Hele de siz bazı cümleleri sarfedip altını seyircinin doldurmasını beklerken...

"Sizi çok ciddiye alan biriyim" diyerek söze başlayan birine bu kadar sert çıkmanızın bir çok sebebi var elbet. Bunun da üzerinde düşünmek gerek...

Katıldığımız ya da katılmadığımız hatta bizi hayal kırıklığına uğratan fikirleriniz / hareketleriniz olacak elbet.  Belki biz de sizi hayal kırıklığına uğratacağız. Bu bizi ne size "saygılarımla" demekten geri alır, ne de fikirleri tartışmaktan...  saygılarımla..

Hayır, canım, bana duyduğunuz saygı değil – olsa olsa merak, velâkin Beyaz Türkleri bile okumadığınıza göre,  merakınızı tatmin edecek gayretiniz de yok.

Bana gelince, yaşamışlığımın zekâtını verdiğimi söylemekteyim – ister alın, ister bırakın, yavrucuğum. Oluşmasına katkıda bulunduğunuz Türkiye’de yaşayacak olanlar sizlersiniz.

ALEV ALATLI
Saturday, June 15 2013 4:35 PM
(bkz., Erkin Çam, Friday, June 14, 2013 5:11 PM mektubu)

Sevgili Erkin,

Jediler dediğin yoksa bunlar mı?!  Öyleyse, sitenin güncel sayfasına koymak farz oldu!  Viki'den baktım,  "Jedi: Yıldız Savaşları filmlerinde, barışın koruyucuları olarak adlandırılan kurgusal gruptur. Kökenleri çok eskiye dayansa da binlerce nesilden sonra Galaktik Cumhuriyet'in koruyucu ve savaşçıları haline gelmişlerdir. Jedi'lar, Coruscant adlı Galaktik Cumhuriyet'in başkentinde yer alan Jedi Tapınağı'nda eğitilip, Güç adı verilen bir metafizik kuvveti kullanmayı öğrenirler.Temel silahları ışın kılıcıdır...  Jedi olmak için en çok zeka ve derin bir bağlılık gereklidir. Güce duyarlı olmak için gerekli olan bir başka özellik de midi-kloryan seviyesinin yüksekliğidir. Bu konuda yetenekli olduğu keşfedilenler doğumundan hemen sonra veya doğum üzerinden fazla zaman geçmeden Coruscant'daki Konsey merkezinin bulunduğu Jedi Tapınağı'nda eğitime alınır. Jedi hayatı günümüzdeki manastır hayatına benzer olup, kişinin kendini bu amaç uğruna feda etmesi ve herşeyden vazgeçmesidir." diyor.

ERKİN ÇAM
Saturday, June 15, 2013 5:59 PM

Aman hocam,

Bu Jedi isini Ingiltere'de din kabul eden on binlerce insan var, onun
telmihlerinden kurtulmak icin cok ugrasmamiz gerekir :))))

Jedi sovalyeleri (tam adi bu) evlenemez, cocuk sahibi olamaz, kendisini
devlete ve duzene adamak zorundadir. Bu yonden yenicerilere bile
benzetilebilir. Ama daha cok sovalye ve samuray karisimi bir seydir :)

Mutlaka birsey diyeceksek ben "yeniceri"yi yeglerim...

ALEV ALATLI
Saturday, June 15, 2013 6:38 PM

Yok, yav!!!!  Tevekkeli değil, birinden birini sahiplensem dedimdi de gözüm tutmadıydı!  :(

ALEV ALATLI
Saturday, June 15 2013 5:00 PM
(bkz. Özlem Şenol, Friday, June 14, 2013 8:18 PM mektubu)
Hatırlamadım ama "neden bizim bir yiğidimiz olmasın ki, hep Rambo mu seyredeceğiz?"  demişimdir, Özlem’ciğim.  Halâ da  derim.  Gogol, yazık, 1820’lerde tiyatroda sahneye bakıp bakıp, “vodvil ise vodvil, lâkin ben sahnede Fransız soytarıları görmekten usandım, Rus soytarıları görmek istiyorum!” mealinde bağrınmıştı,  benim ki de o hesap.  Rambo yerine Polatı görmeyi yeğlerim, velev ki, aktörün Türkçesi anlaşılmaz, mesajı dağınık olsun.  “Show Business” canım. Polat’ı bugün Şaşmaz oynar, yarın Tarık Akan – ne birinden ne de ötekinden “entelektüel” olmaları beklenmez.  Ve eğer senin düşündüğün gibi  “PR çalışması”ysa bu ziyaret, hiç de zeki bir çalışma değil,  Kızcağızım!  Hiç bir PR şirketinin ters tepmesi mukadder  böylesi bir işe gireceğini sanmıyorum.  Seni tenzih ederim, lâkin, Özdil’den, Özkök’e, büyük bir iştaha ile saldırmalarını da, sınıfsallık olduğu kadar Kurtlar Vadisinin reytinglere duyulan hasetten kaynaklandığını da sezinliyorum – bir aktörle alıp veremedikleri ne olabilir ki?

PR konusunda Başbakanın – ve de Devlet’in – pek bir acemi kaldıkları da seçtikleri dilden belli. Bana sorarsan,  hallice bir PR şirketiyle çalışsalardı, iletişim kolaylaşabilir, Tayyip beyin kelâmı bunca acıtıcı olmazdı diye düşünürüm.  Siyasi PR neredeyse artık bir bilim, ve bülbülün çektiği dili belâsı diye de özdeyiş vardır.

Türkiye’ye angaje bir yazarım, Özlem’ciğim.  Schrödinger’in Kedisini okuduysan, derin korkularımı bilirsin.  Desteklediğim,  hendek atlamaya çalışan Türkiye’dir.   IMF borcunun silen, İsrail’e “one munite!” çeken bir  Başbakanın hakkını teslim etmek  isterim.  Türkiye’ye Google haritasından bakar gibi geriden bakmaya çalışır,  dünyayı ıskalarken kişisel tepkilerimin Erdoğan’ın tüm hasletlerini bir kenara bırakmasına izin vermemeye çalışırım. Öcalan’ın muhatap alınmasının canımı yaktığı açıktır ancak Apo’nun aşağılık bir terörist olduğunu düşündüğüm için, çözüme giden bir yol olmadığından yüzde yüz emin olduğum için değil.  Haddimi bilir, büyük resmi oturduğum yerden göremediğimi de teslim ederim. 

Ve nihayet, Dimyat’ta pirince giderken evdeki bulgurdan olmak hiç mi hiç istemem. Ve en kötü devletin yenik devletten iyi olduğunu bilirim – çünkü tarih bilirim.  “Yenik Devlet”  kavramı için de Makaleler kısmına bakıver, lütfen.

ALEV ALATLI
14 Haziran 2013, 13:50 PM
(bkz. 10 Haziran 2013 19:34, Alptekin Aktaş mektubu)

Sevgili Alptekin,

“Ben umidimi hic kesmedim! “  diyorsun ya,

BEN DE KESMEDİM!

“Mehmet Sedes'in yorulup pasifize oldugu icin "gelme" demesini kabullenemiyorum. Yada tersinden okuyup (Baris beydi soyleyen galiba, insallah yanlis hatirlamiyorumdur) pacoz olmayanlar gelsin seklinde anlamak istiyorum.."

EVET!  MEHMET SEDES  AYNEN ONU DİYOR!..

"Orda kimse var mi?" sorusunu ben bir sorudan cok hitap olarak algiliyorum "haydi ses verin bakalim!?" der gibi hayal ediyorum. Var mi acaba diye bir tereddude yanasmam mumkun degil benim.

EY, OĞUL!  BENİMKİ ÖLÜMÜ GÖSTERİP SITMAYA RAZI ETME ÇABASIDIR!

“Kural addettim kendime, ben varsam yeter diyorum, yanlis anlamayin buyuklenmek ne haddime aksine yetersiz demenin yetersizligimi ifade etmeye yetmeyecegini bile bildigim halde bunu boyle soyluyorum, cunku devami var: "ben varsam baskalari da var demektir" size guvendigim icin kendimden bu kadar eminim!”

BEN DE ÖYLE!

“Cevabı olmayan soru yoktur!”  nitekim.  (Çin atasözü)

ALEV ALATLI
13 Haziran 2013
(bkz. Wednesday, June 12, 2013 1:47 PM Poyrazoğlu mektubu)

Sevgili Barış,

“Bu kitapta karakterlerin %100 net bir durumu yok, en azindan bana gore yok,” diyorsun ya , geçiştirmeye çalıştığım duygu da aynen buydu.  “Beyaz Türkler” ifade edemedikleri bir bütünden rahatsızlar – bölük pörçük ama üstüste binen ve büyüyen. Onu anlatmaya, okuduğunuz olaylardan sizin de sıkılmanızı sağlamaya niyetlenmiştim. Anlaşılan bu kadarı olmuş. Aferin bana.

“Nasıl düzelecek”in cevabı burada yok... Farkındasın elbet “Gelme!” ile başlayan red, birşeylere gebe – bir dahaki cilde – tabii,  ömrüm vefa ederse...

“Safsata”ları bekleyeceğim.  “Çekirge”  Kirkor’un  yaydığı  “aura” -  Sedes’lerin orada olmadıkları için birerbir  duymadıkları ama duymuşmuşlar kadar sahici algılanan “şuyuu”  ki, inandırıcılık bağlamında vukuundan beterdir malum..

“Peki neden tek tek insanlara bir konu hakkindaki dogruları soruluyor da onun ortalamasi aliniyor ve uygulaniyor. Buna benim verebildigim yanit acik: Cunku herkesin dogrusu kendine gore dogru” diyorsun. Bu cümledeki tuzağı görüyorsun ama değil mi? -  herkesin ayrı  bir doğrusu var,  buna rağmen ortalama almak mümkün.  Öyle mi?  Yapma! Doğa bu kadar cömert değil, iyi ki de değil! Olaydı, iki lâfı yanyana getirip mağaradan çıkamazdık. Toplumlaşmayı mümkün kılan: kadim doğruların belleteni hiyerarşidir.

“Olasi hicbir otoritenin akli bir baskasina akil vermeye, onu yonetmeye yetmez, dolayisiyla herkesin dogrusu kendine gore dogrudur.”  Mehmet Karacan hocadan rica edelim, şu cümleyi bize bir incelesin – safsata J bağlamında. Bakalım ne çıkaracak?

“Merkel'e sucustu yapip susmak zorunda kaliyorsan, hic global guc olduk, bolgesel guc olduk diye hava atmaya gerek yok. “ Cemil beyi hatırlar mısın; “Bana hakikatı değil, hayalini ver. Olmak istediğin gibi görün, olduğun gibi değil,  çünkü her yalan bir yaratış.”  Hatırladın mı?  Kendi adıma Keşanlı Ali’leri  hiç küçümsemedim doğrusu – tersine, toplumların o tipolojiye borçlu olabildiklerini de gördüm. Rahmetli Mustafa Kemal, “Türk, zekidir! Çalışkandır!... vs vs.”  diye  tekrarlamasaydı – “iteration” -  etrak bi idrak  nasıl toplardı haysiyetini?!  Toplayamazdı.

“Ben olsam ne mi yapardim. Yurutmeyi durdurma karari veren mahkemeye derhal hizla karar vermesi yonunde baski yapardim zira bildigim kadariyla, belediye savunmasini verdi. Karar gelene kadar sertlik yapmazdim...” cümlesiyle başlayan paragrafın altına imza atarım! Ben de olsam aynen onu yapardım – ama belli ki bizden iyi biliyor, biz bırak milyonları elli kişiyi birarada tutamazdık. Bu da başka bir beceri besbelli. Mamafi, Arap Baharını başardığına göre, sen de fena değilsin besbelli!

ALEV ALATLI
Monday, June 10, 2013, 10:41 PM
(bkz., Monday, June 10, 2013 11:04 AM Erkin Çam mektubu)

Tamam, canım. “Onları bir arada tutan tek şey Topçu Kışlasına karşı duydukları neredeyse akıl-dışı öfke” olsun. “Bu insanları "Gezi Parkı Zaferi" kazansalar bünyelerine sızacak zafer sarhoşluğu bile 2 günden fazla bir arada tutamaz” derken  inşallah sen haklısındır. Gelgör, Ankaralılara ne oluyor diye de ben sorarım, J !  Atatürk’ün inat bağlamında Özal’dan daha iyi bir bench-mark olduğunu düşünüyorum yine de. Özal, her ikisinden de daha usta bir siyasetçiydi, sanki. Hem bildiğini okudu, hem de küstürmedi diyeceğim ama giderken arkasına bir teneke bağlanmadığı kaldığı da bir vakıa.  Öte yandan da ne iktidarda Tayyip bey kadar uzun kaldı, ne de Tayyip bey kadar çileli ve “yalnız” bir geçmişi vardı. Bir de Dünya Bankasından geldiydi,  Derviş misali. Orduyla da Beyaz Türklerle de halleşmesi daha kolaydı.  Üstelik, PKK yeni yeni palazlanıyordu, Başbakan Erdoğan gibi riskler alması da gerekmedi.  Saddam’dı, Esad’dı, Kaddafi’ydi, Soros’un Turuncu Devrimleriydi – bunlarla uğraşmak zorunda da kalmadı.

ALEV ALATLI
Monday, June 10, 2013, 10:41 PM
(bkz. Monday, June 10, 2013 12:07 AM, Mehmet Karacan mektubu)

Sevgili Mehmet,
İktidarın “yabancılaşma”dan malûl olabileceği önerine katılıyorum. Müslümanlık anlayışının zaman zaman ilmihal – üstelik Mızraklı olanı – düzeyinde kaldığına da katılıyorum. “Biraz da müslümanlar çalsın” diyen bey amca, afaziye mükemmel bir örnek olsa gerek.

Nekrofilyanın bir tanımının da “ kişinin olmasını istediği şeyin ya da kendisinin olmasını istediği şeyin gerçekleşmemesi durumunda yok olmasına çabalaması” olduğuna Erkin,’in katılacağını sanırım.  Ancak, ideolojilerin akıl tutulmaları olduğuna katılmam.

Tersine, ideolojiler, olabilirlikleri ve talepleri tasnif eder ve sıralarlar. Ha, bize göredirler ya da değildirler, o ayrı.  “Bizim coğrafyada ideolojiler şiddetten çok beri olamıyorlar” diyorsun da, bizim coğrafyada bir Suriyeli muhalif adam daha geçen gün hasmının yüreğini söküp yedi. İdeolojisiden miydi? Şiddetin saiklerini farklı bir kategoride ele almak lâzım, Hocam. İdeolojiler de dinler gibidirler, Martin Luter King’ler de çıkarabilirler, Selâhattin Eyyubiler de, Muaviye’ler de.

“Bir sistem kurma aşamasında olduğumuz düşünüyorum, bu merhaleleri yarasız beresiz atlatabilirsek, her yönüyle kendimize göre bir sistem kurabilirsek, artık yönetim tarzımızı liyakat ölçüsüyle kurmamız söz konusu olabilecek,” diyorsun ya, Allah söyletiyor olsun Mehmet’cim. Allah söyletiyor olsun, inşallah.

Alev ALATLI
Sunday, June 09, 2013 3:08 PM

Erkin’ciğim, iyice abarttın kabarttın sen de!  J   “Taksim Kışlası projesi, "KEYFEKEDER" bir projedir”  tesbitine tamamen katılıyorum. Bence de leğen örtüsü mahiyetindedir, olmasa da olur.  Velâkin, “olmasa da olur” derken, “olursa da dünya yıkılmaz” dediğimin de farkındasın elbet.  Hal buyken, gelinen noktada projeden vazgeçildiğinin en sarih ve inandırıcı bir biçimde ilan edilmesi halinde bile olayların durulmayacağından,  Kışla rahatsızlığının yerini, meselâ, lüferlerin boylarının ne olması gerektiği yada pembe domates fidelerinin katliamı yada devlet tiyatrosunun özelleştirilmemesi  gibi şikayetlerin alacağından korkarım.

Neden böyle düşündüğüme gelince, Caner’in  (June 08, 2013 7:40 AM mektubu) bahsettiği o kum tepesi rasyonel nedenlerle veya değil, yükünü almış da fazladan tek bir kum tanesine tahammül edecek hali kalmamışsa,  ne taviz verilirse verilsin, ne açıklama yapılırsa yapılsın, olaylar durulmayacağı gibi, tersine, çeşitlenerek artacaktır.  Bu noktada 2-3 milyar agaç diktik yahu (ki doğru olduğunu ben tarafsız istatistiklerden biliyorum) türünden özde makul çıkışlar dinleyici bulamayacaklardır.

Bu bağlamda, senin de birinci elden tesbit ettiğin gibi, eylemcilerin “gayet heterojen, çoğu ideolojiden uzak” kimseler olmaları sözünü ettiğim tehlikeyi daha da güçlendirecektir.  Çünkü, ideolojilerde taleplerin ehem mühim düzleminde tasnif  edilip, kendi içlerinde tenakuza düşmeyecek şekilde sıralanmasını öngören, rasyonalite, strateji, taktik kaygısı söz konusudur.  Metrolarda öpüşmek hakkını ciddi ciddi savunan fraksiyon ile kapitalist Müslümanların eşitlikçi kaygılarının aynı platformda ve simultane seslendirildiği bir muhalefetle  en kucaklayıcı bir hükümetin dahi halleşemeyeceğinden korkarım.  TKP flamasıyla yürüyen Mustafa Kemal askerlerini, Taksim’deki “Tekbir! Halleluja!” tipolojisini saymıyorum bile. Diyeceğim, ideolojik olsalardı, uzlaşma sağlanması, belirli oranda da tatmin edilmeleri daha kolay olurdu diye düşünürüm.

STK’ların ciddiye alınmadıkları şeklinde bir battaniye hükmün de doğru olmadığı kanısındayım.  19 Mayıs,  30 Ağustos,  29 Ekim, vb.,  bayramları kaldırtanın “Genç Siviller” olduğunu unutma.  Ha, diyeceksin ki, onlar işlerine geldi de ondan. Belki de. Ama son tahlilde belirgin bir ideolojinin unsurları arasında başgöstermişlerdi.  Ben Alptekin’in  (9 Haziran 2013 04:47 mektubu) “boyle bir tepki yerine amaca yonelik hareketler daha ise yarar olabilirdi” önerisinin yabana atılmaması gerektiği  kanısındayım.  “Insanlar taksimde toplanmak yerine, meselenin cikis noktasi olan polis siddetini ele alarak emniyet mudurlugune yonelseydi, yuruyusler ve sloganlar degil de dilekceler, mektuplar kullanilsaydi, emniyet mudurlugu talebi karsilamadiysa basbakanlik ve cumhurbaskanligi makamlari bu konuda harekete gecirilmek uzere zorlansaydi butun bunlara gerek kalmazdi” demiyorum ama “kalmayabilirdi” diyorum.

Onbeş milyon  imzaya da gerek yok, “lobicilik” denilen sanat da değil bir ilim var. Ne ki süreklilik, adanmışlık, ince ayar ister ki, bu da ulusal hasletlerimizden değildir, bu konuda da sen haklısın. Tayyip beyde cismanileştiğini düşündüğün anlaşılan tavizsiz/inatçı kişilikten hazetmemeni anlıyorum, ancak bu mesela Mavi Marmara’dan bahsederken Natenyahu özürünü (velev ki ABD zorlamasıyla elde etmiş olsun) hatırlamamaktan seni alakoymamalı.

Bir de lider tipolojisi farklı bir kumaştan biçiliyor be Erkin’im! Eğri oturup, doğru konuşalım, şur’da hangimiz, her halûkarda ne sen, ne de ben, Atatürk’ün - dil devriminden tut, İstiklal Mahkemerine kadar - inadıyla başedebilirdik? Aman ha! Kimi kiminle kıyaslıyorsun diye babalanmayasın!  Diyorsun ya, “Devleti kendisiyle özdeşleştirmiştir ve gücü paylaşmak istemez. Kimsenin sözünü dinlemez, her konuya kendisi karar vermek ister, geri adım attığı takdirde devletin zaafiyete düşeceğini düşünür,” tasvir ettiğin durumdan yola çıkıp, “lider tipolojisi” dediğim birşeyin telmihinden bahsediyorum.

Asıl korktuğum ne biliyor musun, olayları “Devenin belini kıran o tek saman çöpü. Bıçağın kemiğe değdiği o nokta. Anne/ Devlet'in toplumsal asabiyeti yatıştıracak, durumu idare edecek halinin kalmadığı o nokta" diye tanımlayan Caner’in  haklı çıkma olasılığı.  Bu olasılık gerçekleşmişse ve  Türkiye “yenik devlet” statüsüne çökmüşse,  Tayyip beyin kalabalıklarını asıl o zaman ararız –  hem de sadece “homojen” olduklarını umduğumuz için.

“Yenik devlet” ve “alacakaranlık bölgeler” için makaleleri okursun, değil mi? Biraz  bahsettim Caner’e yazdığım mektupta da.

ALEV ALATLI
Saturday, June 08, 2013 7:40 AM

Caner’cim, “biz bunu engelleyemiyoruz” diyorsun ya, ben de aynen buna işaret etmeye çalışıyorum.  Engelleyemezsiniz, çünkü orada  “biz” diye tanımlayabileceğin bir tüzellik yok. “Vazgeçilmezler”in nitelik ve nicelik çeşitliliği itibariyle gruplanamaz olduğu durumlarda ortaya çıkan anlık paylaşımların  kalıcı  ittifaklarla sonuçlandıkları hemen hiç görülmediği gibi, böylesi çeşitliliğe muhatap olan  en iyi niyetli bir yönetim bile (de ki, günümüz iktidarı) kime ne taviz vereceğini, kimin gönlünü ve hangi öncelikle hoşnud edeceğini bilemez olur.

Türdaşlarımızla son tahlilde paylaşmadığımız hiç bir özelliğimiz olmadığı saptamasına katılsan gerek.  Rusya’nın ağır nihilizmle (ve nihayet ağır kıyamla) sonuçlanan geçmişini  hatırla.  Dostoyevskî, “Kimi nasıl yargılayacaklarını bilmiyorlar, neyin kötü neyin iyi olduğu hususunda anlaşamıyorlar. Kimi suçlayacaklarını, kime hak vereceklerini bilmiyorlar” diye anlattığı bu dönemde, Çar, ne yaptıysa kimseye yaranamazken, “İnsanlar şerir olduğu kadar da anlamsız bir öfkeyle birbirlerine saldırıyorlardı.”  Ben pek de farkımız olmadığını düşünürüm derken, Taksim Platformunun üstenci ültimatomu şahit gösteririm.

Birinci Aleksandr,  Rusya’nın en zalim çarı değildi. Lâkin, ne ricalin ne de aydın oligarşisinin herhangi bir konuda  ortak, kalıcı, hepsinden önemlisi “sahici” mutabakata asla varamadıkları  bir dönemdi. Modernleşme simgesi olan demiryollarının yapımı bile büyük tartışmalara neden olduydu.  Bir örnek, Batılılaştırmacı/çağdaş Belinskî, “çelik çenelerinden duman ve kızıl ateş dilleri fırlatan demir canavarlar”dediği  şimendiferleri hayranlıkla savunurken, nostaljik yurtseverler, Rus kırsalına  tecavüz eden demir yığınlarının telmihini sorgulamaktaydılar: “Bize ne getirecekler? Gerçek insanlığı ve kardeşliği ‘evrensel beşeriyet ve ortak kardeşlik’ maskesi altında yokeden sözde medeniyetin öncüsü olmayacaklar mı?” Ütopya, hep aynı ütopya.

O dönem Rusya’sının şimendifer sorunsalını,  sonra da 1890’larda dikildiğinde Parislileri ayağa kaldıran, devrin ünlü sanatçılarının, edebiyatçılarının o güzel şehirlerinin ortalık yerinde bir utanç lekesi olarak gördükleri, sökülmesi için sokaklara döküldükleri, imzalar topladıkları, hatta yıkım kararı çıkarttıkları (yanlış hatırlamıyorsam, 1910 gibi bir tarihte sökülecekti) Eyfel kulesini  hatırla.  Bunların  3.Köprüsü, İstanbul’un silüetini bozan plazalar, Topçu Kışlası düzenlemesi, vb.vb., girişimleri anımsatan hikâyeler olduğunu teslim edersin.

Fikir ayrılıkları, hatta  senin ifadenle  “vazgeçilmez” sanılan birşeyler her devirde vardı.  Çoğunun leğen örtüsü kadar  hükmü olmadığının oraya çıkması için aradan zaman geçmesi gerekti.  Görüşlerini iktidarlara kabul ettiremeyenlerin infialleri, öfkeleri, başkaldırı girişimleri de,  bu ruh halinden çıkar sağlamaya kalkışanlar, hatta onlardan nemalanmaya çalışan tilkilerin söylemleri de tebessüm edilip geçilen anılar oldu. “Dönek”ler nasıl oluşurlar dersin? 

İran’daki komünist Tudeh ile şeriatçı Devrim Muhafızları “birliktelik”liği,  bu kararsız ittifakın  nasıl evrildiğini hatırla. Devrimlerin en önce kendi çocuklarını yemesi, ittifakın “sahici” olmamasındandır.

“Kullanılıyorsak kullanılalım” ruh hali, anlaşılır ama onaylanabilir tepki değil, oğlum. Kariyerlerini parlatmaktan gayri hiçbir “sahici” duyarlılıkları olmayan kaşarlanmış dönekler şöyle dursun,  bir maç uğruna kendi stadyumlarının koltuklarını söküp  yakan, kaşının üstünde gözün var diyen karşı takım yandaşını hacamat etmekte mahzur gormeyen  psikopatik lumpenlerle malûl toplumumuzda, “Kullanılıyorsak kullanılıyoruz, artık yeter!" şeklindeki  gözükara , hatta yiğitlik tınısı veren  şövalyeliğin makulliyetten uzak olduğunu değerlendirir, düş kırıklığından, yenilmişlik ve nihayet nafilelik duygusundan gayri sonuç vermeyeceğinden pek korkarım.

Ama asıl  korkum, gencecik yüreklerinize böylece sinmesi mukadder nafilelik duygusunun  Bazarov nihilizmi yeşertebileceğidir ki, en az bir yirmi yıldır, bu toplumda “benden sonra tufan” mealindeki  atomize bireyciliğin muhtelif  işaretlerini göregelmekteyim.   Dahası, “Türkiye'de işkence gören ile işkenceci arasındaki fark, Birinci Şube'de tutukluyu polis memurundan ayıran, kötü kontrplak kadar incedir” tesbitimin (“İşkenceci”) geçerliliğini halâ koruduğunu da düşünüyorum.  Son iki haftadaki basına yansımayan yansımayan olaylara bakarak, bu tesbitimi  direnişçi ile polis, devlet ile STK’lar şeklinde -  gerisini sen getir- çeşitlemekten hem de ölesiye korkarım.

“Çevik Kuvvet, beyaz de! Beyaz! Kırmızı! Beyaz!”  Nasıl bir diyalogtu ki, bu? Üzerinde düşünmek lâzım.

Bahsettiğin kum tepesine eklenen o son taneciğin çığa neden olacağı kuşkusuz. Ancak, ülke bütününden bahsediyorsak,  tepenin boyutlarını hesaba katmak durumundayız. 

Türkiye’nin sözünü ettiğin kum tanesinin yaratacağı çığın altında kalmayacağını umuyorsam, itiraf edeyim ki umudumun nedeniTayyip  Erdoğan’ın pek az lidere nasip olmuş olan muhibban kitlesidir. Taksim’den bakıldığında görülmüyor ama bizim oralarda –İç Anadoludan bahsediyorum -  Tayyip beyi yürekten seviyorlar.  Hangi insanlar, neden seviyorlar gibi sorular,  AKM  binasının nesini seviyorsunuz sorusu kadar anlamlı, ya da değil.

“Bıçağın kemiğe dayandığı nokta” dediğin eşiği sorgulamak haddim değil, elbet. Öte yandan, gündelik hayatımızı idame ettirebilmemizi, istikrarın teminatı olduğunu düşünebileceğimi  bu  muhibban  kitleye borçlu olduğumuzu da düşünebiliriz, öyle demez misin?  Bu münasebetsiz, acı veren, durumdan kurtulmanın tek yolu: örgütlü, meşru muhalefet.

Şimdi söyleyeceklerim seni öfkelendirecek ama Erdoğan muhibbanın Türkiye’yi  kaosa  yuvarlanmaktan  alakoyan  niteliğini de göz önünde bulundurmalısın.   “Kaos” sözcüğünü , “Anne/ Devlet'in  toplumsal asabiyeti yatıştıracak, durumu idare edecek halinin kalmadığı o nokta"ya gelmiş olunduğunu iddia ettiğin için kullanıyorum.

Türkiye Cumhuriyetinin “yenik devlet” statüsüne indirgenmiş olduğu konusunda yanıldığını bütün kalbimle ummak isterim.

Üzerinde düşünmüşlüğün var mı, varsa ne kadar yoğunlaştın bilemiyorum. 1990ların ortalarında duyulmaya başlanılan bir terim bu “Yenik Devlet.”  Hükümet birimleri ve diğer sivil kurumları tamamen çöken devlet anlamına geliyor.  Etnik temizliği önleyemeyen Yugoslavya, narkokapitalizmle baş edemeyen Latin Amerika, kıtlık ve iç savaşı durduramayan Somali, devletin soykırımı bizzat örgütlediği Ruanda , Irak, şimdi de Suriye. Bunlar, hükümet organlarının ve sivil kurumlarının dağılmasına seyirci kalmak durumunda kalan yenik devletere göserilen birkaç örnek.

 Yeni Dünya Düzeni ile ilişkilendirilen bu kavram, devletlerin anarşiye yenik düşmüş olmaları anlamında kullanılıyor. Dünya jeopolitiğindeki yapısal değişikliklerin sonucu olduğuna dikkat çekiliyor. Hatırlarsan, 1947-1992 yılları arasında Soğuk Savaşın geliştirdiği küresel oyunlar gereği, ABD ve SSCB kendilerine zayıf olmakla birlikte söz geçirebilecekleri otoriter rejimlerin hakim olduğu karakol devletler edinmiş, bunlarla stratejik ortaklıklar kurmuşlardı. SSCB’nin çökmesiyle birlikte özde istikrarsız olan bu ülkelerin koruyucu şemsiyeleri de yok oldu. Büyük bir kısmı lidersiz, düzensiz, yönetimsiz kaldı.  Söz konusu ülkelerin halkları, göçebe ve sığınmacı yaşamlara sürüklenirken, uluslararası sivil toplum örgütlerinin vesayetleri altına girdiler. Ekonomik çöküntü, yasadışı işler  derken, “alacakaranlık” bölgeler oluştu ki bunların en büyüklerinden birisi de “jeopolitik karadelik” de dedikleri, Orta Doğu. Yenik devlet, küreselleşmenin karanlık yüzü. 

Alacakaranlık bölgelerde mukim ülkelerin ortak nitelikleri, bağımsızlıkla  anarşi,  yasallıkla yasadışılık, modernite ile kaos arasında gidip geliyor olmaları.  Hadi, değerlendirelim, bizimkine benziyor mu?

AKP yandaşı, Tayyip Erdoğan sevdalısı veya değil, bu ülkede yaşayan hepimizin, devleti, geleneksel görevlerini yerine getirmesini sağlayacak şekilde techiz etmekle yükümlü olduğumuza herhalde katılırsın. Bireysel heva ve heveslerimizi tasnif etmek,  enerjimizi,  örgütlü ve meşru muhalefete yönlendirmek  zorundayız. 

Alptekin'in 9 Haziran  tarihli mektubunu oku (seninkinden sonra geldi, buraya  bir kaç paragrafını alıyorum)  “Bu olanlarin sorumlusu benim aslinda biliyor musunuz? Istediginizi dusunebilirsiniz hakkimda ama ciddiyetle soyluyorum ben bunu.. Bir tarih gosterseydim ki simdiye kadar hic anilmamis... Bilselerdi ki bir hayat var, hic bilmedikleri bir yolu yasamanin... Deseydim ki, aldatiliyorsunuz... Ve ben hepinizi cok seviyorum tek tek... Nobette uyumak ne kelime Erkin bey (Erkin Çam’ın cevabi mektubundan bahsediyor)  ben dunya nobetine "ha simdi" "tamam geliyorum" "az sonra" diye diye cikmadim! Orada olmaliydim! Alnimdan vurulup dusene kadar orada dimdik durmaliydim!”

Hasılı, siyaset yapmaktan yüksünmemelisiniz diyorum,  Caner’cim. 

Topu taca atıyor değilim, hayır. Çağdaş Batıyla metroda öpüşmekten çekinmeyecek kadar bütünleşebilen Türkler, (yanlış anlama, lâf sokuşturuyor da değilim!) siyasete atılabilecek kadar da cesur olabilseler gerek. 

Karşınızda bir şiir söylediği için hapis yatan ve kimse kendini kandırmasın, yürekten sevilen bir adam var.  Ben kendi adıma niçini, nasılını anlamaya çalışıyorum.  Ola ki, direnişten pay çıkarmaya çalışanlar öyle bir daldılar ki, mazlumiyyeti sindirmeye vakti de olmadı.

Bu söylediklerimi “Başbakanı müdafa ediyor” diye yorumlarsan, yanlış yaparsın.  Gezi’de toplanan muhaliflerin  pop aktivistler, ekspatriot yorumcular, iki kelime Türkçe bilmeyen yabancı basın mensupları tarafından temsil edilmesine müsade etmemek gerekir diyorum, hepsi bu.  Edward Said’in “Covering Islam” (Haberlerin Ağında İslam)  adlı kitabı ne demek istediğimi anlatmakta yardımcı olacaktır.   

Peki, şimdi ne olacak?  Yogacısı,  antikapitlist  Müslümanı, internet cini, düşse alnı secdeye değmeyecek olanı,  marjinallikte erdem bulmaktan vazgeçip, heva ve  heveslerini  tasnif  ederek, ehem mühim seçimi yaparak, kendini beğenmişlikten vazgeçerek meşru ve etkin siyaset yapmanın ille de bir yolunu bulacak. Yoksa, senin demenle “herkesin bir parça kapmaya” çalıştığı toplaşma, pop  aktivistlerin “yar bana bir eğlence” şeklinde,  ve fakat yıkıcı olabildiği ölçüde sevimsiz,  muziç bir etkinlik olarak algılanmaya mahkûm olacaktır diye de korkarım. Yine konuşuruz, olur mu?  Kendine dikkat edesin, oğlum.

ALEV ALATLI
June 07, 2013 10:00 PM

Yoksa benim kaçak Cüneyt’im misin?!

Sevgili Seyfullah,

“Had aşmak” da ne demek, estağfirullah. Kötü niyet, bilgisizlik vs., bunlar da melali anlatan sözler değil. Öte yandan, “keşke bunları da belirtseydiniz” dediğin olaylara ilişkin sencileyn aklıbaşında insanların yorumlarına katacak pek fazla birşey olmadığı gibi, tekrarın abesle iştigal olacağı kanısındaydım – doğrusunu istersen halâ da öyleyim. Velâkin, hayal kırıklığına uğrayan tek sen değilsin, oğlum. Benim “hayal kırıklığı”m da J sahici okurlarımı ki seni temin ederim sayıları yirmi binde yirmiyi geçmez, bir üst-düşünce düzlemine çekme gayretimi tanıyamamış olman. Yoksa, ne ben Başbakan’ın basiretine övgüler düzmekteyim, ne de sen sevdiğin bir yazarı doğrultma gayretinde.

(Hamiş: Yazının altına bir de not girecekti “sürecek” diye, bak o unutulmuş işte!)

ALEV ALATLI
Friday, June 07, 2013 3:40 PM

Men çe guyem tamburam çe guye, be Caner'cim, men çe guyem tamburam çe guye... Yok, Fethullah Gülen de böyle demis, yok Alev hanımın muradı Milli Eğitim Bakanı olmakmış ... Ben ki ömrümü bu ülkenin insanlarını anlamaya adamış sabırlı biriyimdir, bende bile mecal bırakmıyor şu satırlarının, evet, "düzeysizligi" evet "paçozluğu." Adap yoksunluğu kusurdur ama esas mesele seni bu kadının korktuğu neydi acep diye sormaktan bile alakoyan haklıcılığın ki bu ülkede meseleleri reşit insanlar gibi konuşarak irdelemenin önünde dikilir . Hal buyken, sen sen olasın, beni zinhar "hocam" diye onurlandırmayasın - ne çare iyot kadar katkım olamamış oluşumuna.

ALEV ALATLI
June 07, 2013 10:00 PM

Ne çirkinleştin, ne de kabalaştın, Caner’cim, bu yakışıksız şeyleri kendine isnad etmeyesin. Anlaşamadığımız husus, Tarkan'ın Guy Fawkes maskesi gibi, bu ülkenin belleğinde karşılığı olmayan indirgemeci teatral aksama (ki benim gençliğimde de farklı formları vardı) duyduğum içerlemenin sende karşılığının olmaması. "Tarkan maske taktı geldi diye..." derken ima ettiğin "ne var bunda?" yaklaşımının devri ricaldeki karşılığının “soytarılık” olmasının bir telmihinin de çekilen “cefa”nın yoksayılması ile sonuçlanmasının kaçınılmazlığı.

Öte yandan, “boynuzun kulağı geçmesi,” rasyonel otoritenin gereği. Yeri gelmişken, Churchill’e atfedilen bir deyişi hatırlatayım, “Gençken liberal değilsiniz kalpsiz, yaşınızı aldığınızda muhafazakâr değilsiniz akılsızsınız demektir.” Boynuz kulağı geçecek elbet ama ne olur, Rodoplu’nun hatırı :-) için, "paçozluk" diye çevirmeye çalıştığım şu "philistinism" (yada "poshlost") kavramında derinleşmeye bak. Söz veriyorum, seni de büyüleyecektir – heyhat, Kuzey komşumuzun çarlık döneminde, sonra SSCB sürecinde, şimdi de Putin yönetiminde bizim hayal bile edemeyeceğimiz kırımların baş müsebbibiydi.

ALEV ALATLI
Friday, June 07, 2013 6:40 PM

Erkin, ne delisin!  “Yalvarsakmış!”
Yazının natamam olduğu doğru, “sürecek” yazmayı ihmal etmişiz,

Bir de Allah biliyor ya, nasıl canımın yandığını (o kertede ki adamın biri karşıma geçip “bizi bu ruh halinden ancak İstanbul depremi gibi bir afet kurtarır” dediğinde kazık kadar kadın, durdum ağladım!) kestirirsiniz sandım.

Herkesin benim kadar aklı var, olan biteni yeniden yorumlamak abesle iştigal olacaktır, bizi bu günlere getiren (ve öpüşülüp barışılacak gibi durmayan) temel taşlarını hatırlatmakla başlayayım dediydim. Bir mıh bir nal kurtarırdı – kurtarmadı...  Kehanetin gerisini sen iyi bilirsin...  Konuşuruz daha.

ALEV ALATLI
Thursday, June 06, 2013

Yeni kitabı okudun mu, Emre’cim?

ALEV ALATLI
Thursday, June 06, 2013 7:10 PM

Timur'cum, estağfirullah! "Cahil" olsan, gözyaşı mı dökersin, a oğlum?!   Dua edelim de 20 yıl sonraya kalmasın, bir işe yarasın bu kitap!

ALEV ALATLI
Friday, June 07, 2013 2:52 PM

Hele bir oku Emre'cim. Sonra konuşuruz

ERKİN ÇAM
Friday, June 14, 2013 5:11 PM mektubu

Herkese merhaba,

Madem butun Jedi'ler geri gelmeye basladi ve Imparatorluk (mega machine/yeni dunya duzeni, her neyse artik) yeniden saldiriya gecmeden birseyler yapmamiz lazim :-)

Ben Alev Hocamizin bu grubu bir dusunce platformuna donusturme onerisini cok ciddiye aliyorum!

Bunu yapabilecegimize inaniyorum cunku bu grup "Safsata Kilavuzu" gibi muthis bir eser vermis, uretici bir gruptur. Burada bulunan herkesin yuregine ve iradesine guveniyorum ben.

O halde sunu tartisalim; Ne yapmali?

*1. Moderator mutlaka Turkce karakter sorununu cozmeli :-)*
2. Grup kendi uyacagi ilkeleri belirlemeli ve neye karar verirse versin akil, ahlak, adap  ve adalet cervesinden ayrilmamali.
3. Kucuk ve saglam alt gruplar halinde calisilmali ve gonulluluk esas olmali.
4. Somut, acik ve olculebilir hedeflerle yola cikmali.
5. Cevap bulmaktan cok dogru sorulari bulmalı.

Benim bu konuda aklima gelen ilk oneri bir golge kabine kurmak olur :-) Tum bakanliklari bir kisi ustlenir, mustesarlarini belirler ve o bakanligin faaliyet alaninda calismalara baslar. Ilgili bakanligin gercek faaliyetlerini izler, elestirir, onerilerde bulunur. Belirli araliklarla da rapor verir (bunu bir web sitesi uzerinden yapabiliriz mesela). Grup uyeleri de anketlerle calismalari degerlendirebilir, hatta secimlerle bakanlari degistirebilir :-)

Bunun disinda:

belirli basliklar altinda tartisma alt-gruplari acabiliriz,
medya / sosyal medya takip merkezi kurup safsataları + bilgi hatalarini + dezenformasyonları duyurabiliriz,
kendi manifestomuzu yazmayi deneyebiliriz (Korkma diye baslasin mutlaka),
bizi tekrar "biz" yapacak o cumleyi bulmaya calisabiliriz,
http://www.alevalatli.com.tr/guncel.asp adresindeki arastirmayi tartisarak
Turkiye'de zamanin ruhunu anlamaya calisabiliriz,
....
Siz ne dersiniz kardeslerim?  Sevgiler,  Erkin

ALPTEKİN AKTAŞ
Saturday, June 15, 2013 2:14 AM

(bkz., Erkin Çam,  Friday, June 14, 2013 5:11 PM mektubu )

Safsata klavuzu benzeri elle tutulur bir seyler ortaya koyma ihtimali beni cok sevindirir. ama musaadenizle bir soruyla baslamak istiyorum:

bakkallarda, minibusculerde, trafikte, devlet dairelerinde, muhendislerde, doktorlarda (daha sayabilirim) aldigim kokusmusluk kokusunun bir devami diye goruyorum ben siyasetcileri. hal boyle olunca neden siyaseti izliyoruz diye dusunuyorum. evet gunceli yakalamak ve hayatimizi yonlendiren insanlar olan siyasetcilere alternatifler uretmek cok onemli bunu anliyorum ama...

ama bizim bir turlu anlasamamamiz(yani aslinda afazikligimiz), surekli daha kucuk parcalara ayrilip birbirimizden uzaklasmamiz (yani yabancilasma) ve birilerinin dokunulmazlarimizi pazara cikarmasi (yani pacozluk -neden boyle soyledigimi isterseniz aciklayabilirim-) butun bu kokusmuslugun arkasinda yatan temel sebepler degil mi? (evet biliyorum, butun bu kavramlar da olaylar da sacakli, dolayisiyla temel bir sebepten bahsedilemez ama anlatmak istedigimi daha iyi bir ifade yolu bulamadim)

dolayisiyla bizim oncelikli olarak sorunu kaynagina inmemiz, ve afazi ile baslayan daha derinlerdeki diger sirayi takip etmemiz daha iyi olmaz mi? kutsal koordinatlarimizin pesine dussek, dilimizi yeniden kazansak, yurdumuzu zaten kurtarmis olmaz miyiz?

aslinda bu ulkenin cok sIki bir muhalefete ihtiyaci oldugunu dusunuyorum ve bakanindan mustesarina butun kadrolari izleyip elestiri ve oneriler sunmak tam da bu ihtiyaci karsilayacak sey olur. ama diger yandan bir muhalefet partisi gibi calismak (belki de gelecekte gercekten boyle bir olusumun cekirdegi hazirlanmis olur) bizi siyasetin carklari arasinda sIkistirmaz, megamachine tarafindan yutulmamiza sebep olmaz mi?

ya da acaba hayati birakip oluye, gercegi birakip fikre mi meylediyorum? aktif mucadele imkaninin zorlugundan korkup idealin pesinde bitmesi mumkun olmayan bir yuruyuse (daha cok bekleyis gibi) mi kaciyorum? "ceketimin sokugunu dikmeyi devrim sabahina mi erteliyorum?"

....  ozur dilerim, gecenin bi vakti, son paragrafi okumamisim, sonradan gordum "safsata, bilgi yanlisi, dezenformasyon, manifesto, bizim cumlemizi bulma kismini" yazdiklarim manasiz kaldi..

bu deminki durumu saymasaniz da bazen sacmaladigimi dusundugunuzu dusunuyorum, yaniliyor muyum bilmem... (hayir, soyeseniz anlar duzeltmeye calisirim belki ya nayse :)

eger kabul ederseniz, ben "allaaaahh!" derim :)

ÖZLEM ŞENOL
Friday, June 14, 2013 8:18 PM

Merhaba Alev Hanım,

Size ilk defa yazıyorum. 
Tüm kitaplarınızı okudum. Hatta bazılarını birkaç defa okudum. 
Sizin eşine az rastlanır insanlardan biri olduğunuzu düşünüyorum.
Sizinle aynı fikirde olmadığım zamanlarda dahi fikrinizin öyle dayanakları öyle sağlam oluyor ki saygı duymaktan alıkoyamıyorum kendimi.

Günay Rodoplu'nun bir kitap kahramanı olduğunu biliyorum. 
Geçen gün Yiğit Bulut ile yaptığınız programda direnişçilerin verdiği zararın görüntüleri tüm hunharlığı ile gözünüzün önüne serildiğinde (ki kanalın yanlı yayın yaptığını düşünüyorum, çünkü aynı fotoğrafları daha geniş kadrajda görme şansım olmuştu. O fotoğraflar biraz, çocuklar yangında kebap oldu başlığını andırıyordu) yüzünüzde ilk defa Günay Rodoplu'yu gördüm. Elinizde olsa stüdyodan dışarı koşup bir gençlere, bir polise koşup "yapmayın" diye yalvarmaya başlayacaktınız.

Ertesi gün başbakan gezi parkından birileri ile görüştü. Görüştüğü insanların gezi parkı ile alakası yoktu. Ortalama halkın beğenisini kazanmış, başından beri Gezi olayına karşı ve parkı hiç ziyaret etmemiş iki insanla görüştü: Hasan Kaçan ve Necati Şaşmaz.  Yıllar önce katıldığınız bir TV programında size Kurtlar Vadisi dizisi sorulduğunda "Neden bizim bir yiğidimiz olmasın ki, hep Rambo mu seyredeceğiz?" cümlesine benzer bir cümle kullanmıştınız. Sonra o Necati Şaşmaz röportajında ne dedi biliyor musunuz? Farların parlattığı kedigözleri gösterecekmiş yolumuzu. 

Birileri sizin sayfanızdan alıntı yaparak Necati Bey'e bir konuşma belletmiş. Ortalama ve vasat,  afazik insana emniyet hissi vermesi öngörülen bir konuşma. PR çalışması bunlar, çok zekice hazırlanmış PR çalışması.   Bu konuda sadece ve sadece sizden yanıt alabilirim. Başbakanı desteklediğinizi biliyorum. Desteğinizin her şeye eyvallah eden bir destek yerine, karayı da yüzüne söyleyerek düzeltmesini bekleyen bir destek olduğunu çok iyi biliyorum.  Tüm samimiyetimle size soruyorum Alev Hanım,

Gezi olayları bahanesi ile sokağa dökülen ve her birinin başbakandan derdi olan insanlara başbakanın bu davranışları normal midir? Uygun mudur?   Ben başbakanın önceden yaktığı canları daha çok yaktığını ve yanına yenilerini eklediğini düşünüyorum.

Ayrıca PKK ile müzakere ve Abdullah Öcalan görüşmelerinden sonra hala başbakanı desteklemeye nasıl devam edebildiğinizi sormak istedim.

Bu yazıda hiç ima yok. Gerçekten tüm samimiyetimle aklımdan geçen her şeyi olduğu gibi aktarmaya çalıştım. Hayranlarınızın çoğu gibi ben de bu soruları sizinle yüz yüze ve baş başa konuşmak isterdim.

Sevgi ve Saygılarımla.

BARIŞ TURGUT POYRAZOĞLU
Wednesday, June 12, 2013 1:47 PM

Hocam,

Bu ağaçta sallandiracaksin kismini ben yanlis anlamisim. Gercekten uzgunum ve ozur dilerim.

Oncelikle "genie bir beyin" falan degilim cok sukur :). Allah size kolaylik versin :)

Beyaz Turkler Kustuler'i anlamamak biraz benim sizin kitaplarinizi okuma bicimimle de alakali. Sofor gece yarisi arabayi suremedi yani.

Bu kitapta karakterlerin %100 net bir durumu yok, en azindan bana gore yok. Gunay Rodoplu oylesine etkileyici bir karakterdi ki, her zaman hakli gorunuyordu bana, ters kose yapmiyordu. Kara Kalpakli Adam, bir tur super kahramandi. Imre Kadizade zaten edilgendi. Bu kitapta neredeyse herkes bir yandan ozelestiri yaparken, bir yandan da makul bir seyler savunuyor. Kusme halini anlatiyorsunuz ama kim hakli kim haksiz, ya da bu isler nasil duzelecek sorusunun cevabi cok karisik bence.

En basindan mi yanlis basladik, Bati medeniyetine yanlis yerden mi duhul etmeye kalktik, kismen evet ama dort basi mamur musluman kalmaya calisanlara da destek olmadik. Herkesi Beyaz Turk yapmayi beceremedik mi, evet ama nedenleri toparlamak zor. Suclu globallesme ve internet mi, kismen evet ama 70'lerde de durum pek farkli degildi ve o yillarda internet falan yoktu. AKP ya da Ozal + AKP nedeniyle mi Beyaz Turkler kustuler, kismen evet ama boylesine kapsamli bir "milleti donusturme" projesinde kusmek icin 10 ya da 30 yil cok erken degil mi? Beyaz Turkler pacozlasmadan bunalip kustuler diyorsunuz, pacozlasma tamam ama Beyaz Turkler de ciddi sekilde pacozlasmadilar mi? Mesela Kibris cikarmasinda kendi gemilerimize saldirip birini batirmadik mi? Batan geminin kaptanini 20 kusur yil sonra deniz kuvvetleri komutani yapmadik mi? O adam da 28 Subat'in bas aktorlerinden biri degil miydi? Bizzat bu adam degilse bile onu Harbiye'de yetistirenler Beyaz Turk degil  miydi?

Ben tum bunlari da bilincli yaptiginizi dusunuyorum zaten, ama "clear" bir kafayla ayrilamadim ben kitabin basindan. Ki biliyorum, kurtuluş draje bir hap degildir :)

Safsata konusuna gelince, safsata oldugunu dusundugum cumleleri tariyorum, Biraz zaman verin, o konuda ayrica yazacagim. Hemen aklima gelen kitabin geneline sinmis bazi seyler var. Kirkor'un cekirge ile konusmasi mesela (neden bir cekirge ile konusur ki Kirkor, kaldi ki, Kirkor'u anlatan kismin daha en basinda Meral Sedes'in "Kirkor Saroyan'i tanimisligimiz yoktu. Simdi anlatacaklarim Cekirge'den naklen duyduklarimiz,  kendi gozlerimle gormus degilim. Mehmet Sedes Cekirge'nin aslinda ben oldugumu soyluyor. Bilimsel izahi da böyle bir seyin "paralel evrenlerde pekala da mumkun" oldugu. Meger, 'ogretim uyesi, gazeteci, kitap yazari, seyyah ve enelektuel' Kirkor Saroyan, Cirkince'deki calisma odasinda o gunlerde neler anlatiyorduysa, Cekirge'ye, dogrudan bana anlatmismis! Belki de - ve her neyse." gibi gercekligi zayiflatici bir ifade neyin nesi? sayfa 48) ya da her ne kadar Kirkinca'dan devsirile, desirile Cirkince de dense bile, Cumhuriyet'in ilk yillarinda Izmir valisi Kazim Dirik tarafindan Sirince adi verilen yere Cirkince demeniz mesela, Sarigul'e (sayfa 10) Cem Ozturk'e (sayfa 99 ve 168'de) yilbasi programini sunan Kanal K sunucusuna (sayfa 194) pahali dis vurgusu gibi beni rahatsiz eden seyler var. Bunlarin "sahici insanlari ismen afise etmenizden duydugum rahatsizlik" mi, yoksa ad hominem mi olduguna karar veremedim simdi. Ancak dedigim gibi ornek metinleri de tariyorum, yazacagim.

Egitim konusuna gelirsek, o meydanda benim gordugum eylem yapan insanların dogru cevap ortalamasini cikarsak, inanin tahmininizden cok daha yuksek cikardi. Ama oradakilerin ne demek istedigini evinde oturan milyonlar nasil anlayacak da rasyonel tepki verecek diyorsaniz haklisiniz.

En dogrusunu ben bilirim inanci, en dogrusunu bildikleri icin secilmeleri vs. tamam ama Seyh Edebali'nin sözlerine atifta bulundugunuz gibi ben de "boburlenme padisahim senden buyuk allah var" diyorum. Tam da bu yüzden, basbakanin "en dogrusunu ben bilirim"i inanc duzeyinden sorgulanabilir fikir duzeyine indirmesi gerekir diyorum.

Kibirden kastimi anlatabildigimi saniyordum, "kendini turdaslarından ustun gorme"yi kastediyorum. Ben dogrumu sırf benim dogrum oldugu icin turdasimin dogrusundan ustun sayiyorsam kibirli oluyorum. E zaten dogru durust rasyonel otorite de yok, pek cogumuz sirf kendi dogrumuz oldugu icin turdaslarimizin dogrularindan ustun tutuyoruz. Ben sizden baska kadim dogru diyen de pek duymadim dogrusu.

Ben sizin kadar ideolojileri ve tarihlerini bilmem. Fakat demokrasinin tek dogrusu demokrasi demissiniz ben de bunu bir adim ileri goturmustum kafamda. Peki neden tek tek insanlara bir konu hakkindaki dogruları soruluyor da onun ortalamasi aliniyor ve uygulaniyor. Buna benim verebildigim yanit acik: Cunku herkesin dogrusu kendine gore dogru. Anarsizm de benim bildigim her turlu otoritenin reddini savunur. Peki niye diye sordugumda verebildigim yanıt: Cunku olasi hicbir otoritenin akli bir baskasina akil vermeye, onu yonetmeye yetmez, dolayisiyla herkesin dogrusu kendine gore dogrudur. Yani tamamen yanlis biliyor olabilirim ama demokrasi ile anarsizm ayni topraktan yetişen kayisi ile kiraz agaci gibi (ya da ille deger yargisi olsun diyorsak, isirgan otu ile gul gibi diyelim).

Merkel'e sucustu yapip susmak zorunda kaliyorsan, hic global guc olduk, bolgesel guc olduk diye hava atmaya gerek yok.

Ayrica madem ki endiselerimiz ortak, o halde Erdogan'in hala yanlis yaptigini dusundugumu de soyleyeyim. Ben olsam ne mi yapardim. Yurutmeyi durdurma karari veren mahkemeye derhal hizla karar vermesi yonunde baski yapardim zira bildigim kadariyla, belediye savunmasini verdi. Karar gelene kadar sertlik yapmazdim. Karar lehime mi cikti, hadi cocuklar yargiya saygili olun cikin derdim, bence cikarlardi ama yine de cikmamalari ihtimaline karsi mahkemenin aleyhte karar vermesini ister hatta bu yonde mahkemeye el altindan haber gonderirdim. Karar aleyhime cikarsa, hic sorun yok. Zaten ortada proje, ihale mihale yok, yargı kararlarina saygiliyiz, ust mahkemeye temyize goturecegiz ve lehte karar alana kadar bir sey yapmayacagiz derdim. Zaten temyizdi, ust mahkemeydi, danistaydi derken 9 ay gecer belediye secimleri gelirdi. Belediye secimleri mitinglerinde de bu secimi Topcu Kislasi referandumuna donustururdum. Kazanirsam zaten kimse durduramaz, kazanamazsam, zaten 9 ayda o kislayi oraya dikemezsin. Geri adim attim mi, hayir atmadim mahkemenin isguzarligi, gerginlik bitti mi, cocuklar zafer kazandi mi, evet yasasin yargi. Ha bu ahlaksizlik mi, kandirmak mi evet bunlardan kacacaktiysam siyasette isim ne?

Bunlar disinda zaten iyi kotu anlasiyoruz. Uzun zamandir ses cikarmamaya, hosgelmeme falan gelince, tesekkur ederim. Maalesef ben Ruya'yi da hic anlamadigim icin ve sonra 2009 Eylulunden 2010 sonuna kadar da Misir'da yeni kurulmus bir tekstil fabrikasinin satinalma, planlama, erp kurulumu gibi benim icin cok zor ve yogun isleriyle ugrastigim siralarda zaten komple iptaldim. (Evet ben kesin donus yaptim 10 gun sonra Arap Bahari basladi) Yani hic gitmedim diyecegim ama biraz da gitmisim :)

AHMET HAMDİ TURHAN
Wednesday, June 12, 2013 9:10 AM

Yiğit Bulut'la çay içmeye bile gidilmez be ablam;

Önce Başbakan'a;

One minute!

On yıldır sana tahammül ediyoruz, beş gün bize katlanamadın...

% 50 açılımı istiyoruz Recep Tayyip Erdoğan;

Ne İmralı'da hapis yatan bebek katilimiz var, ne de dağa çıkıp askere kurşun sıkan gerillamız. Ayran milli içkimiz değil, anamızı da alıp gidemiyoruz, sigara yasağını her fırsatta deliyoruz, sizden Filistin'de İsrail faşizmine direnen çocukların attığı taşa beslediğiniz muhabbetin sadece yarısını talep ediyoruz, ödediğimiz vergilerle gaz ve gaz maskesi alınmasın istiyoruz, diktatör olmadığını iddia eden değil diktatör olmadığını her söz ve eyleminde kendiliğinden ispat eden bir başbakan talep ediyoruz. 

Kibrinizin gölgelediği karanlık sularda önünüzde el pençe huzura duramayacağımızı ve iş ve çıkar ilişkileri içerisinde sizinle aynı yastığa baş koyan yandaş ve satın alınmış medyanızın tüm çabalarına rağmen uyanık ve diri kalacağımızın sizin umurunda olmadığının farkındayız Başbakan! İki çapulcu diyerek bizi aşağıladığınızı ve istersem yüz binleri sokağa dökerim ben incilerinin de nereden kaynaklandığını biliyoruz. Parti binalarınız zaman içerisinde halkı kendisine düşman etmekte pek mahir olduğunuz emniyet güçlerine emanet bu günlerde, utanmıyor musunuz? "Halk için emniyet, adalet için hizmet" sloganı olan koskoca emniyet teşkilatını sırf egonuz ve saçma sapan yaptırımlarınızla halkla karşı karşıya getirdiniz, siz bu polis ya da asker ya da her hangi kaynağını halktan almamış bir gücü arkanıza alarak, ne tür bir iktidar oluğunuzu sanıyorsunuz?

Özür bile dilemeyecek kadar katılaşmışsınız siz Başbakan! Şakşakçılarınız, yalakalarınız, iş adamlarınız, saltanat maiyetiniz, oğlunuz, kızınız, yüzde elliniz, yazarlarınız, çizerleriniz, yüz binlerinizle kurduğunuz bir tür sanal dünyada geri kalanlara empati yoksunu hayatınızı sürdürüp gidip kaygısız; ben sizi sadece Allah'a havale ediyorum, ve bu ülkede sırf sizin yüzünüzden meydana gelmiş her türlü olaydan hesabını sizden tek tek sorsun istiyorum...

Elhamdülillah!

Sonra AKP'lilere;

Kurduğun hayaller ve kralının eteğini öperek mutlu mesut yaşa git öyleyse Müslüman, iktidarda senin cennette, kimseyi almayın yanınıza, giremesinler cennetinize, Kevser ırmaklarından nasiplenmesinler hiç, bu dünyada gaz öbüründe ateş nasipleri olsun inşallah diye diye hazretlerinin peşinden ayrılmayın siz, tüm dünyaya çocuklarına Türkçe şarkılar okutarak kurun altın neslinizi, geleceğinizi, yeşil sermayenizi ve içiniz huzur dolsun, artık diğerleri karşı tarafta, coplanan, gazlanan, sulanan onlar, siz abdestinize kan karıştırmayın sakın, paçalarını kıvırın pantolonunuzun ki su da sıçramasın üstüne, huşuyla kılın yatsıyı, yalan söyleyen valileriniz, ağzından ateşler püsküren delikanlı başbakanlarınız var nasıl olsa, mitinglerine giderek bayrak sallayın, destur ver yıkalım Taksim'i diye gazlayın arada, yok la yok gazlamayın o diğerlerine layık siz efendi olun arada yine, sandıkla getirdiğinizi sokakta bırakmayın, zemzemli vicdanlarınız, hacı yağlı tesbihleriniz, tertemiz seccadelerinizle, yarın gideceğiniz beş vakit temiz camii halılarınız ve sizi her cuma serinletecek klimalarınız ve dünyanın her yanında kurtarılacak, tebliğ edilecek, yolunuzu benimseyecek, şeyhinizin dizi dibine oturacak, hükümdarlarınızın önünde el pençe duracak potansiyel bir geri kalan dünya nüfusunuz var nasıl olsa...

Eyvallah Müslüman!

Temiz vicdanın, fikri hür mücadelen, Hak'tan gelen fıtratın, mazluma dünya ölçeğinde verdiğin desteğiniz sizinle olsun hep!

Beraber yürümüyoruz biz bu yollarda...

"Yaşasın zalimler için cehennem!" demişti Said Nursi he...

Genel itibariyle;

Mesele sadece AKP değil, CHP, MHP, BDP, ANAP, DYP ve diğerleri gibi beni yönetme ihtirasında bir klan mevcut. Ve bu nedenle var olduklarını düşünüyor, bundan ekmek yiyorlar, arada gemi falan aldıkları da olabiliyor çocuklarına ama uzatmayalım şimdi. Elbette sadece parti harfleri değişmiyor, arada koltuğun sahibi ve beslemeleri değişiyor, düzen ve düzülenler değişiyor...

"İktidar kirletir!" sonra bir başkası gelir, bir şeyler yapmaya, değiştirmeye, çözmeye çalışır, eninde sonunda O da kirlenir...

Ben yönetilme sistemine karşıyım, en çok da "iktidar" kısmının yaptırımlarına; yoksa Tayyip gitmiş Hasan gelmiş hep aynı terane, şimdilik hayatıma mümkün mertebe uzak olmaları yeterli!

Son söz: Buradayız hala, saygılar efendim...

YAHYA İNCETAHTACI
Wednesday, June 12, 2013 12:56 AM

Sevgili Hocam;

Kendi adıma size mektup yazma cesaretini gösterebilmek belki de sürekli bahsettiğiniz ve bahsettikçe de üzüntüsünde derinleştiğiniz paçozluk halinin en âla örneği olacak olmasına ama klavyede dolaşan parmaklarım salt bilgileri değil eş anlı hislerimi, duygularımı paylaşmayı amaçlıyor. Sürekli dolup ama bir türlü taşma ve boşalma zeminini bulamayan hislerimi belki de karşılık bulamayacak olmama rağmen size yazarak az da olsa teskin etmeyi arzuluyorum. Bu yüzden beni mazur görmenizi ve sürekli karşılaştığınız had bilmeyen ama yine de mazur görülebilecek örneklerin arasına eklemenizi istirham ediyorum.

Wittgenstein sözün bittiği yerden bahseder... Sözün dahi kifayetsiz kaldığı, kullanıla kullanıla kelimelerin anlamsız hale geldiği zamanlar vardır. Susmanın dışında yapılacak herhangi bir edim tıpkı kelimeler gibi olacak, anlamsızlık halinden çıkamayacaktır.

Hocam, Tomaların altında pragmatistçe dahil olduğu cephenin faydasını arayanları görüyorum. Hayatını bilanço üzerinden konumlandırıp, kârını arttırabilme adına kendisini hiçliğe mahkum etmekten kaçınmayanları seyrediyorum ve böyle yaparak sürekli midemi bulandırıyorum.

Büyük bir yalanın yaşandığını farketti Gezi parkı gençleri. Bir dönem güvendikleri, rol-model olarak benimsedikleri "büyüklerinin", karşılaştıkları her yeni durumda apriorilerini değiştirdiklerini ve böylece hakikat olarak dikte ettirdiklerinin de aslında sadece fayda ile ilgili olduğunu yaşayarak, görerek anladılar. 

Wednesday, June 12, 2013 12:45 AM

Belki tam da bundan dolayı Nietzsche dilini kullanmaya başladılar ve yakıp yıkmayı dahi kendilerinde bir hak olarak gördüler. Evet ama bundan dolayı onları kim suçlayıp hakir görebilir ki? Aklın araçlaştırıldığı modern dönemi bir veri olarak gören eğitim sistemi bu gençlere adalet adına, iyilik-güzellik adına ne verebildi ki? Sistemin değil aktörlerin konuşulduğu bir siyasal alan bu gençlerin önüne ufuk adına, değer adına ne koyabildi ki? İslamcısından milliyetçisine kadar ve hatta kemalistine kadar kim değerlerini şartlara rağmen korumayı tercih edip örnek olabilme gücünü, cesaretini gösterebildi ki?

Belki Frenkeştaynların istilasını seyrediyoruz belki de neo-liberal insafsızlığa, ontolojisini nefs-i emmare üzerinden konumlandaran modern sistemin tamamına dair bir başkaldırıyı... Zamanla anlaşılacaktır elbette ama anlamak için kültür endüstrisinden sıyrılmak ve kendimizi kartezyen vari ayrımlara tabi tutmadan bilgilerimizi, eylemlerimizi, değerlerimizi biraraya getirip insan olmak zorundayız.

İşte bunu nasıl başaracağız Hocam?

İSMAİL YİĞİT
Wednesday, June 12, 2013 12:45 AM

Merhaba Alev Hanım;

Az önce Yiğit Bulut'un Sansürsüz programında izledim sizi, lafınızı sık bölmesine rağmen çok güzel ve faydalı bir program oldu. Gezi'de bulunan tanıdıklarım var, aynen dediğiniz gibi alkol sınırlarını aşan ve madde-hap kullanan insanlardan yakınıyorlar. Aralarına karışan bazı tipler, bedava yemek kalmadığında ortalığı ayağa kaldırıyorlarmış. Kendi aralarında kurdukları çöp toplama ekipleri her gece her gece ortalıkta bira şişeleri camları ve af buyurun prezervatif toplamaktan illallah etmişler.

Bir ütopya adası olmasını istemişti onlar Gezi'nin. Aralarında güneş paneli getirip onun elektriğiyle telefonlarını bilgisayarlarını şarj edenler var, ücretsiz kütüphane açanlar var, mescidleri var... Ama bir yandan da üstte anlattığım tablo...

Başbakana kızıyorum. PKK ile görüşme sürecinde dağılan ve şüpheye düşen, ne oluyor diyen kendi tabanını yeniden toparlamak için teröristlerle, vandallarla o parkın içindeki, aynen dediğiniz gibi 68 ruhunu taşıyan gençleri bir tutmasına, onlara yüklenmesine kızıyorum ve affedemiyorum. İsrail'e One Minute dediğinde gözlerimden sevinç gözyaşları akıtan başbakanım bu olamaz! Seçim sonralarında Balkon konuşmasında Bosna Hersek'i, Filistin'i, Kerkük'ü de selamlayan başbakanım bu olamaz. İçine şeytan kaçmış gibi, sanki onu kaçırmışlar da ona benzeyen bir dublörü koymuşlar gibi, inanamıyorum.

Kayık küçük, deniz dalgalı ama herkes el birliğiyle o kayığa çivi çakmakla meşgul. Sağlamlaştıracağız derken kayığı delip devrilmesine sebep olacaklar, bunu nasıl göremiyor Başbakan'ın etrafındakiler. İnanamıyorum... Sağlıcakla

Sayın  Alev Alatlı,

Siz karşınızda Yiğit Bulut Beyefendi ile romantik ve cahil Türk gençliği üzerine senaryolar üretirken alttan geçen yazı Polise molotof ve taşların atıldığı idi.Aynı sıralarda, kameralarını yukarlarda bir yerlere yerleştirmiş ve sabit çekim yapan Türk medyasının ana akım??? kanalları muhabirleri nedenini bilmedikleri bir polis saldırısından söz ediyorlardı.Ve marjinal?? bir başka kanalın hareketli kamerasından dumanlar altında koşuşturan genç,yaşlı insanların telaşlı halleri gösteriliyordu.Yaralı insanlar da vardı aralarında,yüzlerinde gaz maskeleri; başlarından yüzlerine doğru akan kanlar gözyaşlarıyla karışmış halde....

Ve siz ; İstanbul’un göbeği dumanlar altında iken, genç-yaşlı tüm meslek grubundan insanlar ağır polis ablukası altında iken, görevini yapmayan bir haber kanalında sizi her şekilde övgücülüğe yönlendirmeye çalıştığı aşikar Yiğit Bulut ile  senaryolarını tartışıyordunuz .Sanıyorum bu karmaşa dünyasının o meşhur gizli elinin dini panteizmin gözler önüne serilişi bu olsa gerek..

Sayın Alatlı,

Benim ülkemde dünyada tutuklu teröristlerin yarısı bulunuyor.Gerçekten bu böyle mi?Türk milleti içinden  terörist mi yetiştiriyor? Yok,ben böyle düşünmüyorum.
Binlerce darbeci bilim adamı,asker,gazeteci vb tutuklu ve binlercesi de darbeci diye fişlenmiş ve ağzından asker lafı çıkan herkes de darbeci diye fişlenmesi an meselesi.. Yok, bu böyle değil..
Emek lafını ettiğiniz anda sizi  kominist diye yaftalamaya hazır nice insanlar var medyada,toplumda..Komünist olmak hala bir suç demek ki..
Türk dediğiniz anda faşist oluyorsunuz,Kürt dediğinz anda demokrat..
Artık sütün rengi kırmızı ,domatesin rengi beyaz..
Öyleki  sütün beyaz olduğunu ispatlamaya çalışır buluyorsunuz kendinizi ,eğer kendinizi kaptırırsanız bu kısır döngü düzene...
Ama o kısır döngü düzen içinde sadece bir parça olan bir insanın çaresizliğimidir sözkonusu olan,yalnızlığımıdır gerçek olan.. Bu düzen içinde herşeye rağmen özne olabilmek,yani eyleyen insan olabilmek mümkün müdür  ; yoksa herşeyin nesnesi olmaya mahkum muyuz?

Artık insanlar insanların objektif olabileceğini,nesnel bir bakış üretebileceklerini düşünmemektedirler.Çünkü tüm insanlar diğer insanlar,olaylar ve  olguların etkisi altındadır.Her şey birbiriyle etkileşim halinde ilerlemektedir.Daha zorlarsak bu bakışı gideceğimiz nokta; özgünlüğün olmadığı yani yazılmamış en güzel şiirin olmadığı,doğmamış en güzel çocuğun olmadığı,gidilmemiş yerin olmadığı...Sistematik bir değişimin reddi , bir öncekini  aşmanın imkansızlığı; yani tarihin sonu,bilimin sonu,sanatın sonu...

Paradigma dünyada değişeli çok oldu ve yeni paradigmanın bütün unsurları olumsuz ekleri içeriyor.Bu paradigmanın kötümserliği  umut edici gelecek ile ilişkisini kesmesindedir. Geçmişte, hiç bir şekilde aşılamayacaktır çünkü insanların geçmişi aşabilecek özgünlüğe sahip olmaları imkansızdır artık. Kala kala sadece şimdi kalıyor..Geçmişsiz ve geleceksiz bir şimdi ..

Peki bu şimdi nasıl bir şimdi..Tek bir sıfat var ; Hızlı bir şimdi..Her şey hızlı akıyor..Anı biriktirmeden ,geleceğe ümit istiflemeden akan bir şimdi..Sabra vakit yok artık,iyi niyet işe yaramıyor,çalışkan olmak yetmiyor,hiçbir şey için bir biçim belirlenemiyor.

İşte bu gençliği analiz ederken bu gençlerin içinde bulunduğu düzeni önce bilmek gerekiyor.Önce şu tespiti yapalım ve şu meşhur  bütün-parça ilişkisini belirleyelim.Parça mı bütüne benzer,bütün mü parçaya benzer?

Tek tek parçalar bütünü etkileyebilir ama belirleyemezler.Ama bütün parçaları belirler.Parçalar bütüne benzer , bütün tek tek parçaların herbirinden ve toplamından,çarpımından,bölümünden bambaşka birşeydir.Bunun derinlemesine çözümlemesi amacın dışına taşmak olur.Bunun doğru olduğunu varsayarsak  yukarıda anlatmaya çalıştığımız bütün içinde yaşam mücadelesi veren gençlerden ne bekleyebiliriz?

Kitap okuma sabrını göstermelerini mi? İktidarını kaybetmiş sanata düşkün olmalarını mı?Otoritesini ve itibarını kaybetmiş bilimi kılavuz olarak görmelerini mi?Bergmanın filmlerini mi seyretmelerini beklememiz gerekiyor?

Hayır,şimdiki neslin en önemli hayat özsuyu farklı olma isteğidir.Küreselleşmenin yarattığı kitleselleşmeye ,benzeşmeye karşı insan egosunun tepkisi olarak farklı olma isteği..
Eskinin paranoid ruh halinin şizoid ruh hali ile yer değiştirmesi..

Bu insanlar kapitalist düzene tepki göstermemekte,bu düzen içinde yaşamak istemektedirler.Bu insanlar bugünleri için sokaktadırlar.Enerjilerini ideal bir dünya hayalinin heyecan veren hormonlarından almamaktadırlar.Bu insanlar sınıfsal bir tanımlama yapmamktadırlar.Farklı olma ,Cool olma iddiasındadırlar.Hippi değildirler,olmak da istememektedirler.

Ama orada kendi farklılıkları için bir model bulmaktadırlarlar,içeriklerine şekil bulmakta,kendi farklılıklarına yeni değerler katmaktadırlar.Siz belli ki oraya gitmediniz.Gitmediğiniz için veri bilgiyi gerçeğe uyarlıyorsunuz ,gerçekten bilgi üretmek yerine..

CANER KARADAVUT
Wednesday, June 12, 2013 12:39 AM

Sayın Alatlı,

Yayılan bu hareketlerin tepkisi Başbakana yöneliktir.Lütfen bu durumu da her olayın biricikliğini gözardı etmeden değerlendiriniz.

Monitik bakış  çoğulcu bakışla yer değiştirmiştir..Bu bakış açısınıda dışardan ithal ettğimizi biliyorsunuz.Bu iktidarda bu bakışı benimsemiş bir iktidardır.Peki kökenleri,değişmeyen özleri  bu bakışa işlerlik verebilir mi ?
Toplum eğer bir doğrunun oydaşması ya da doğruyu söyleme otoritesi olmadan kendi kendini tekrar yenileyebilir mi?Bir arada yaşayabilecek dinamikler üretebilir mi?
Modernizmle beraber o tek doğrunun ya da doğruyu belirleyenin aklın yansıması olarak bilim olduğunu biliyoruz.Bilimin doğruları dinin doğrularının yerini almıştı.Bilimin doğruları avant-garde sanat vasıtasıyla toplumda onay ve uygulama bulmakta idi.Bilimde nesnellik,sanatta öncülük esastı.
Ancak yeni paradigma(çoğulculuk,farklı yaşam tarzları dedğimiz şey yani farklılkların ifadesi;tam AKP programı )otoriteyi artık bilime vermiyor.Bilimin yerini çoğunluk almıştır.(Din alamazdı).İşte yeni demokrasi anlayışı denen şeyde budur.Tek doğrunun yerini görecelilik almış,doğru parçalanmıştır.Öyle ya farklılıklar artık tek doğrunun mekanik düzeneğine sığmamaktadır.Çok parçalı doğru, çoğunluğun otoritesinde topluma sanat yerine medya eliyle ulaşmaktadır.
Belirleyici olan sanat değil medyadır.Otorite ise bilimin yerine çoğunluktur.Tek doğru yoktur ,çok doğru vardır.Yani kedi hem ölüdür,hem sağdır.Tek doğrunun tahakkümü yerine birden çok doğruların savaşı vardır artık ve bu savaş medya aracılığıyla yapılmaktadır.
Benim ülkemde artık bilimin otoritesi var mıdır? Yok..
Benim ülkemde artık sanatın öncülüğü var mıdır? Yok..
Benim ülkemde çoğunluk doğruyu belirlemektedir,çünkü demokrasiyi biz  on yıldan beri öğrendik.
Sanatı ve bilimi medyaya tabi  hale getirdik.Bu 10 yıldan beri böyle.
Ve benim ülkemde çoğunluk otoritesi altında vasatın iktidarı yaşanmakta değil midir? Paçozluk dediğiniz şey bu değil midir?
Ve İslam bu çok doğrulu,parçalanmış çok doğrulu düzene uygun mudur? Hayır uygun değildir.

Çünkü bağlamsal düşünme, anlama eğitim sistemimizde olmadığı için bütün resim görülmemektedir insanlar tarafından.Dolayısıyla sonuna kadar düşünemediğimiz için neyi ithal ettiğimizin farkında bile değiliz.Zihinsel zevk denen şeyi bilmediğimiz için sonuna kadar düşünme motivasyonunu bulamayız hiçbir zaman.Bilmeyi anlamaya yeğ tutarız.

Ne kadar doğrusunuz ki bu ülke muhafazakarlaşmıyor,ne kadar doğrusunuz ki panteizmin tüm maddi koşulları bu ülkede var. Batının kendi tecrübesi ve ihtiyaçlarına göre kurguladığı düşünce sisteminin tüm yönleri bu ülkede 10 yıldan beri var. Peki bunlar kimin eliyle oldu?
Tüm bu anlattıklarımda siyasal ve ekonomik bakış ihmal edilmiştir. Bu bakış açılarıda devreye girdiğinde durum daha vahimleşmektedir.

11 Haziran 2013 Türkiye Cumhuriyetinin gençlerine, sanatçılarına, mimarlarına,insanlarına yaptığı bir insanlık suçunun tarihidir. Bütün medya eliyle gerçekleri parçalayarak meşru hale getirmektedir saldırısını. Tekrar tekrar söylemek, haykırmak istiyorum ki, çok doğrulu bu medya düzeninde algılar esastır, çoğunluk karşısında haklı olmak esastır. Ve bunun için tüm iftira, tüm yalanlar mübahtır, gereklidir ve yapılmalıdır. Bunu yapacak olan da medyadır. Medya da güçlünün yanındadır. Doğrular arasında şaşakalmış insanları küçümsemeyin lütfen. Bu insanlar bu düzeni bulmuşlardır, yapmamışlardır bu düzeni. Ve bizler akılla Atatürk sayesinde tanıştık ve hiçbir zaman aklın denetimini bu parçalı düzende ihmal etmemeliyiz. Atatürk demek işte bu aklı unutmamak demek. Nietzche nin dünyasında yaşamamak demek. İktidarlar belirleyiciliklerini akılla gerçekleştirmelidir. Ama araçsal olmayan akılla...

UĞUR TÜRKMEN
Tuesday, June 11, 2013 11:16 PM

Hocam ,

11 Haziran günü Yiğit Bulut ile yaptığınız programı izledim. Daha önce kitaplarınızı okuyan ve katıldığınız programlarda sizi dinleyen biri olarak , vurguladığınız sonuçlara katılıyorum. Anlayamadığım sizin Türkiye'de sözü dinlenecek ve takip edilecek kimsenin kalmadığı, sadece sayın başbakanımızın sevenlerinin olduğu vurgusudur". Bu  durum yüzünden  sizin ve Yiğit Bey'in çıkarmış olduğu " Başbakanımız üzerine iç ve dış güçler oyun oynamaktadır" sonucudur

Bu ülke yeni mi hain ve iş birlirki görüyor ki  şaşıralım.

Uğur Türkmen,
Saygılarımla,

SELGÜN
Tuesday, June 11, 2013 10:34 PM

Merhaba Alev Hanım,

Hala biraz önceki programda söylediklerinizi düşünüyorum yazayım dedim. Öncelikle rahatsızlık için özür dilerim. Yiğit Beyi ve anlamsız yorumlarına dayanamadım ama siz yine bildiğim gibiydiniz teşekkürler. Siz başbakana ne zaman biraz eleştiri getirseniz durmadan reklama girildi ki bu bence kuzuları ortaya düşüren nedenlerden biri. Ben de avusturyada okudum avrupalının iki yüzlülğünü çok iyi bilirim amerikalınınkini de okuyorum sıklıkla.Ama başbakana bu teslimiyetçilik bana hiç doğru gelmiyor. Ehil insan bırakmadılar derken çok haklıydınız;ne üniversitede ne memuriyette çünkü onlar da daha öncekiler gibi kendi adamlarını getirdiler ki daha öncekiler bir iki iş bilen bırakıyorlardı en azından(daha öncekilerle ilgili olumlu bir şey söyleyeceğimi hiç zannetmezdim bu da oldu). Ama sırf yanındakiler değil başbakan da sorumlu bence hem de çok. Ankarada yaşıyorum pazartesi kuzenimin bindiği taksi şöförü söylemiş her taksi durağından en az beş kişi istendiğini. Ne kadar doğru bilemiyorum ama Gökçek'i küstü kapatılan doğalgaz olayını iyi biliyorum.Kusura bakmayın ama Rodoplu Gökçek üzerine de birşeyler söylerdi çünkü belediyeleri bilirdi daha önce chplilerin de yaptıklarını gördük ama bu arkadaşların hataları yalanları çalıp çırpmaları seviyeyi yükseltti derdi.

Bizi koruyor mu gerçekten Akp dış güçlere karşı. Böyle koruyacağına korumasın demek istiyorum. Adanalıyım herhalde ondan gelsin Fransız biz savaşırız, türkü söyleyerek demek istiyor bir yanım.

Buraya döndük hepimiz vatan için işe yarar bir şeyler yapmak amacıyla faydalı olmak istedik bize anadolu liselerinde eğitim veren devlete borcumuzu ödemek istedik dürüstçe.  Memur dedeme yoğurt çingilini rüşvet diye iade ettiren dürüstlüktü geleneğim. Evet ben de romantiğim sonuna kadar ve Erdoğan konusunda size bu yüzden katılamıyorum. Ama tüm kitaplarınızı okumuş biri olarak size duyduğum saygıyı azaltacak bir şey değil çünkü size çok şey borçluyum ama romantizmden belki Rodopluyu çok özlüyorum. o belki de naifliğinden görürdü Erdoğanın diğer yüzlerini diye düşünüyorum. Rahatsızlık için çok özür dilerim ama engel olamadım kendime, iyi ki varsınız, umarım haddimi aşmadım, saygılarımla.

BARIŞ TURGUT POYRAZOĞLU
Tuesday, June 11, 2013 4:26 PM

(Bkz., Erkin Çam, Monday, June 10, 2013 2:54 PM mektubu)

1997-98 yillarinda ODTU ogrenci yurtlarinda, "beles bomba olsun gelsin kicimda patlasin" laflari dolasiyordu, Omer Seyfettin'in hademesi biraz bol gelir bize.

Mehmet Sedes 90'larda zaten tasavvufla ilgileniyordu, tekkelere gidiyordu. (Gunay ne diye tekkeye gidiyorsun da meslegini yapmiyorsun diye soruyordu Viva La Muerte'nin bi yerinde) Ama seyh olup murid bekleyecegine ihtimal vermiyorum. O yine duramaz, o bastirmaktan vazgectigi kitabi da bastirir, ilim tarafinda mucadeleye devam eder bence.

Velhasili benim sahiden emekliligim geldi, sen daha yas falan bekleyeceksin muhtemelen :) Ben %52 ozurluyum.

ERKİN ÇAM
Monday, June 10, 2013 2:54 PM

(bkz., 10 Haziran 2013 13:31 Baris Turgut Poyrazoglu mektubu)

“Kavga insanla kader arasında değil artık, insanla kelime arasında" demişti Cemil Meriç, artık kelimeler de bizim olmaktan çıktı. Cemil Meriç'i okuyup anlayacak kimse kalmadı pek; islamcı gençlik okumaz oldu artık (Beyaz Saray bomboş şimdilerde, iz ve insan doğru dürüst kitap çıkarmıyor), solcular zaten "fukara-yı kasibe" dedin mi kaçacak yer arıyor. Demokrasi demopediye dönüşüyor, özgürlük müptezelliğe ve atomizasyona... Belki bir evvelki nesildeki ata ruhlarımıza dönme zamanı gelmiştir; Ömer Seyfettin'e mesela. "ilim başka, irfan başka" deyip irfanın peşine düşen adama. "Almanya'dan 20 vagon şeker geldi" dendiğinde "Alman'ın şekeri olsa kendisi kullanır, bize niye yollasın?" diyen hademenin irfanı lazım bize. Belki Mehmet Sedes'in tekkesi açılır da biz de kapılanırız; hem düz odun arar hem Gülbank çekeriz. Senin emekliliğin geldiyse benim haydi haydi geldi (4400 günüm var SSK'da)...

BARIŞ TURGUT POYRAZOĞLU
10 Haziran 2013 13:31

Sevgili Erkin,

Ben kodlari kaybettigimize, birbirimizi anlamadigimiza katiliyorum ama demokrasinin liberalizmin, kapitalizmin guclendigi yerde bunun kacinilmaz oldugunu dusunuyorum. Birey ol, kendi ayaklarinin ustunde dur, sen farklisin, istedigini basarabilirsin dersen olacagi budur. Ayn Rand "medeniyet insani insandan kurtarma surecidir." demisti 60 sene once. Insanin birbirine duydugu ihtiyac azalirsa, dayanisma da dil de din de geri plana kayacaktir. "Bugun sana yarin bana" dayanismasi yok olacaktir. Her koyun da kendi bacagindan asilacaktir.

Bu nedenle ilkel komunizm ustunde parlayan hilali onemsemistim. Refah ille cok tuketerek degil, az tuketmeye razi gelerek de saglanabir cumlesi dikkatimi cekmisti. Yani ozetle diyorum ki kapitalist ekonomi ilkeleri gecerli oldugu surece, atomizasyon sadece bir zaman sorunudur. Er ya da geç olacaktir. Beyaz Turkler disa kapandi ya bence en dogrusu da buydu. Sakin gelme diyen uyarisi var ya Sedes'in ben onu biraz da gel olarak algiliyorum. Yani, arsiz densiz ilkesiz vs. olmayanlar gelsin diye de okunabilir o uyari. Bundan sonrasi "yobazlik sarkin nefis mudafaasi"

Eski defterleri actirma bana, yil 1999 diye baslarim konusmaya, cikmaz sokaklara girerim. Emekliligim gelmis benim :)

ERKİN ÇAM
Tuesday, June 11, 2013 4:07 PM
(BKZ. 10 Haziran 2013 19:34, Alptekin Aktaş mektubu)

Yozgat'ı sel almış Soğluk'u duman
Sıtkınan severim billahi inan
Ölünce mezara girdiğim zaman
Ben susayım kemiklerim söylesin

Gerçekten de artık "Ben susayım kemiklerim söylesin"!

Yıllar önce bir arkadaşımla konuşurken (daha AKP ortalıkta yokken) "Bir gün Türkiye halkı komünist bir sistem istese öyle de yaşarım" demiştim, "halk şeriat istese sakalımı uzatır şeriat düzeninde de yaşarım". Arkadaşım inanmayan gözlerle yüzüme bakmıştı.

O gün hesaplayamadığım şey ise sanırım paçozlaşmaydı. Komünistmiş gibi yapan, şeriatçıymış gibi yapan, demokratikmiş gibi yapan bir düzende yaşamak zorluyor insanı. Öfkelendiriyor, elini kolunu bağlıyor, söylediği her sözü havada bırakıyor. Yaşama gücünü ve arzusunu emip yok ediyor...

Görüyorum ki düşünmenin, hayal etmenin, plan kurmanın bir faydası yok. Tartışmanın, eleştirmenin, analizin bir faydası yok. "Ben değişmem" diyen bir adama laf anlatmaya çalışmanın nın bir faydası yok. "Sıkı durun yiğit eylemciler" demenin de, "oğlum, kızım, evinize dönün, kanınız o toprağı sulasa da oraya o kışla yapılacak" demenin de faydası yok.

Yine Günay Rodoplu'nun eteğine sarılıyorum ister istemez: "Bir ömürdür sevgilim," diyor Rodoplu, "yaşarız biter." Her Bolu Beyi kendi Köroğlu'sunu, her Moğol istilası kendi Yunus Emre'sini yaratır…

Eh, o zaman ben susayım, kemiklerim konuşur zamanı gelince! Belki bu dakendi nefsimize ne kadar zavallı olduğunu öğretmenin bir yoludur…

ALPTEKİN AKTAŞ
10 Haziran 2013 19:34

Yazilarin arasi kisaldi, cevaplar birbirine gecmeye basladi kusura bakmayin, hemen yazamayinca biraz karisIklik oldu gibi.. Yine erkin beyi muhatap alarak yaziyorum:

Belki mantiktan cok duygularimi ifade etmis oldum size cevap olarak, belki bu yuzden anlasilamamis oldugumu dusunuyorum. Sozlerimden basbakani savundugumu cikarmanizi istemezdim. (Bu, savunmam ya da savunmadim demek de degil diger yandan. Yalnizca derdim bu degildi demeye calisiyorum..)

Ben sorunun temelinde baska seyler oldugunu dusundugum icin cozumun de buna yonelik olmasi gerektigini dusunuyorum.

Afazi problemi, dusunememe, akil yurutememe, eblehlesme, pacozlasma...

Dilekcelerle basvurunca sorunun cozulmeyeceginin elbette farkindayim ama zaten gorunenin altindaki sorun da ihtiyaclarimizi bu sekilde gideremiyor olmamiz degil mi (normal yollardan) ? isteklerimizi, ihtiyaclarimizi ifade edemiyor, ifade imkani bulsak bu sefer anlasilmasini saglayamiyoruz.

Kendi kurdugumuz kurgusal duzenleme bizi mutlu etmiyorsa, Erdogan gitse baskasi gelse durum degismeyecekse, bu problem cozulse baskasinda ayni seyler yeniden yasanacaksa, isteklerimizin yerine getirilmesi aslinda onu tedavi etmek yerine yaranin ustune pansuman yapmaya benzemez mi? (Isteklerden kastim agaclar da degil, avm de degil bu arada; orada toplanan insanlarin manevi ihtiyaclarindan bahsediyorum)

Benim yuzumden oldu demistim size, bu ulkenin bana ait oldugunu soylemistim. Ruhumun bu topraklarda yogruldugunu hissettigim icin boyle soylemistim. Yalniz olmadigimin farkindayim, hepinizin benzer seyler hissettigini hayal edebiliyorum. Aslinda daha cok buna guvenmistim zaten..

Bir seyler yapmak gerekiyor diye dusunuyorum ama bunun eylemlere katilmak ya da bir seyler yazarak savunmaya gecmek olmasi aklima gelmemisti.. En basindan birseyler yapacak olsaydim da bu farkli bir yol aramak olurdu. Bunu daha oncesinde de ifade etmistim, sorunun gorunen sorun olmadigini dusundugum icin cozumun de onumuzde uzanan bu gosteriler olmadigini dusunuyorum.

Kolaya kacilmasinin mumkun olmadigi, insanlarla tek tek iletisim kurmanin gerektigi; ayaklarinin ustude saglam durmayi, sarsilmaz adimlar atmayi gerektiren bir fikrim var butun bunlar icin; bir recete olmaktan cok cok uzak...

Yeni bir egitim sistemi hayal ediyorum.

1- Insanlarin zihinlerinin igdis edilmesini engelleyen bir hayat anlayisiyla beraber gelen, gercek hayatla cakisan bir egitim sistemi... Toplum muhendisliginin bir uzantisi degil, zihin formatlama degil, bir ideolojinin dayatilmasi degil, ideolojisizlik de degil, biraz ondan biraz bundan dusunce corbasi da degil...

2- Nasil bir kusun hayati ucmasina, ucmasi kanatlarini kullanmayi ogrenmesine bagliysa insan icin de aklin ayni oldugunu dusunuyorum.. Her seyden once aklini kullanmali insan, nasil kullanacagini ogrenmeli, aklina yoneltilecek olasi tehdit ve tehlikeleri ve bunlara karsi savunma yontemlerini de ogrenmeli. Aklini kullanmak icin dilini kullanmayi ogrenmeli sonra..

3- En ufak bir sey bile neden sonuc iliskisi icinde, gerekliligine binaen, ihtiyac ortaya ciktiktan sonra ogretilmeli.. Butun bilimler de ne birtakim secimler yaptirilarak ne de temel seviyeye kadar da olsa zorunlu olarak verilmemeli, bunlarla ugrasan insanlarin model oldugu bir ozendirme, gosterme ve begendirme ile aktarilmali, mutlaka isin icine usta cirak iliskisi girmeli...

4- mutlaka ama mutlaka insanlarin kendi hayatlariyla sinirli olmayacak bir amac, bir ideal bulmalari saglanmali, hayatin ontolojik sorulara verilen sorular temelinde bina edilmesi saglanmali...

Kainattaki koordinatlarimizi belirleyecek sac ayaklarini buldugumuzu hayal ediyorum..

Kimligimizden emin, gelecege dogru bakarken hayal ediyorum bizi...

Birkac oktay sinanoglunun yanana durdugunu, bir o kadar Cemil Mericin bir yerlerde soylestigini, birkac Alev Alatlinin , birkac Rodoplunun birkac İmre Kadizadenin, Necip Fazillarin, Nazimlarin, Sinasilerin, Namik Kemallerin...

Ben umidimi hic kesmedim!

- Hala ortak bir dilimiz oldugunu dusunuyorum

(ispat siz degil misiniz? hayir hayir biz demeliydim)

- "Biz" diyerek etrafinda toplanacagimiz bir kavramin hala var oldugunu dusunuyorum

(oturma kalkma yeme icme aliskanliklarindan renklerimize desenlerimize maddi kultur unsurlarimiz hala ortakken, yetistigimiz topragin manevi mirasi hala duruyorken -cok aramaya gerek var mi gercekten bunlari?- baska turlu dusunmek zor geliyor bana)

(yillar once hocamin -hocamdir tabii kendisinin haberi yoktur ya- Kocav'da bir konferansina katilmistim hatirliyorum; eskiden bizi tutan bir ummetcilik vardi, bir donem Turkluk kavrami, millet olma bilinci bizi birlestirdi, simdi bunun catirdadigini goruyoruz peki bizi yeniden bir araya getirecek kavram ne olacak diye sormustum, hocam henuz bu sorunun cevabini bilemedigini soylemisti. Bu yuzden ben simdi sadece "biz" diyorum)

- insanlarin icinde kendi omurleriyle sinirli olmayan yuce bir amacin varligini gorebiliyorum hala ( cok uzaga bakmaniza gerek yok yine)

- Mehmet Sedes'in yorulup pasifize oldugu icin "gelme" demesini kabullenemiyorum. Ya da tersinden okuyup (Baris beydi soyleyen galiba, insallah yanlis hatirlamiyorumdur) pacoz olmayanlar gelsin seklinde anlamak istiyorum.. Ama dilim herhangi birine "gelme" demeye varmiyor benim.

- "Orda kimse var mi?" sorusunu ben bir sorudan cok hitap olarak algiliyorum "haydi ses verin bakalim!?" der gibi hayal ediyorum. Var mi acaba diye bir tereddude yanasmam mumkun degil benim.

Kural addettim kendime, ben varsam yeter diyorum, yanlis anlamayin buyuklenmek ne haddime aksine yetersiz demenin yetersizligimi ifade etmeye yetmeyecegini bile bildigim halde bunu boyle soyluyorum, cunku devami var: "ben varsam baskalari da var demektir" size guvendigim icin kendimden bu kadar eminim!

Ne dersiniz?

"olme esegim olme, yonca biter de yersin" mi?

Yasanan gerceklikle alakasiz hayaller mi kuruyorum sizce?

Bir utopyanin pesinde kendimi mi avutuyorum?

(Belki de kendi kendini tatmin etmek dersiniz?)

ERKİN ÇAM
Monday, June 10, 2013 11:04 AM

Sevgili hocam,

Mektubuma cevaben yazdıklarınızı okudum, düşünmediğim bir çok noktayı göstermişsiniz, çok teşekkür ederim.

Ama bir konuda farklı düşünüyorum; Taksim'deki eylemcilerin bir ideolojileri olmaması bence onları çok kolay dağıtılabilir bir hale getiriyor. Onları bir arada tutan tek şey Topçu Kışlasına karşı duydukları neredeyse akıl-dışı öfke. Bunu bir simge olarak görüp arkasını bir sürübaşka öfkeyle doldurdukları doğru; lakin bu simgeyi önlerinden çeksekbirlikte durmaları için bir sebep kalmayacak. Emir-komuta dahilinde orada değiller ki "lider" emir vermeden dağılmasınlar, parti/cephe nedeniyle gelmediler ki buradan başka "kazanım" elde etsinler. Normalde birbirine dayanamayan apolitik gençler, TKP'liler, sendikacılar, Atatürkçüler hatta BDP'liler şimdilik bir arada duruyor (ama mesela Apo flaması sallayan BDP'liler vebalı gibi parkın bir köşesinde kalmış, neredeyse kimse selam bile vermiyor).

Bu insanları "Gezi Parkı Zaferi" kazansalar bünyelerine sızacak zafer sarhoşluğu bile 2 günden fazla bir arada tutamaz bence. Kalabalığın en az %80'i evini, yatağını, yazlığını, akıllı telefon şarjını özlüyor, ama başladıkları işi yarıda kesmekten utanıyorlar.

Bir de "özne" olmaya çok meraklılar 80 öncesi gençlerin aksine, bir harekete/ideolojiye dahil olup benliklerini yitirmeye hiç hevesli değiller; farklı olduklarını ispat etmek için yırtınıyorlar. O %80 dağılırsa gerçekten de marjinaller ve radikaller kalır parkta; onların dağıtılmasına da kimse uzun boylu ses çıkarmaz.

Ama şu konuda haklısınız, kum tepesinin üzerine konan son kum tanesi koskoca kum tepesinde akıl almaz bir heyelana neden olur; devenin belini o son saman çöpü kırar... Ama o kum tanesi, o saman çöpü bu mudur onu bilemiyoruz (ve bundan çok korkuyoruz). Tam da bu yüzden AKP'lileri çapulcularla karşı karşıya getirmekten vazgeçmeli RTE, onlar deveye yükleniyorsa ben de yükleneyim dememeli...

Erdoğan'ı Atatürk ile karşılaştırmanızdan yüksünmedim, ama bence Özal ile karşılaştırmak daha makul. Çünkü ikisinin de sivil arka-planı var ve ikisi de seçimle geldi. Turgut Özal belediyecilikten gelmemişti, devlet yönetimi konusunda çok daha tecrübeli ve becerikliydi. Aklına koyduğu birşeyden o da vazgeçmezdi ama üslup konusunda çok daha ustaydı, ülkeyi bu kadar gerdiğini hiç hatırlamıyorum (elbette Evren'in baskısı altında gerginlik yaratma şansı pek yoktu). Ayrıca ne Atatürk ne de Özal asla "mağdur" edebiyatı yapmaz, icraata yönelirlerdi; Erdoğan gibi "Ben ülkeyi yöneteceğim ama Ergenekoncular /PKK /Dış Güçler /Faiz Lobisi izin vermiyor" demediler bir defa bile ("28 Şubatta biz zulüm görürken siz neredeydiniz?" diye sordu Erdoğan, Gezi'dekilerin cevabı gayet açıktı: "Kreşte").

Neticede kürtaj konusunda geri adım atan Başbakan bu konuda da atabilirdi, ama belli ki atmayacak. Her geçen gün geri adım atmayı kendisi için zorlaştırıyor.

Son bir not: Netenyahu'nun özrünü göz ardı etmiş değilim, İsrail'e özür diletmek kolay değildir. Lakin o özür Gazze konusundaki yanlışlar için edilmedi, Mavi Marmara konusundaki hata için edildi. Mavi Marmara Sirkeci'den demir almadan önceki "status quo"ya bile geri dönemedik, İsrail politikamızın İsrail üzerinde pek bir etkisi olmadı....

Sevgiler, Erkin

MEHMET SAYIM KARACAN
Monday, June 10, 2013 12:07 AM

Sevgili Erkin

İktidar açısından bakacak olursak, iktidar etme şekillerinin değişmesinin daha çok "yabancılaşma" ile daha iyi anlaşılacağını düşünüyorum. Bir zamanlar sofrasına oturduğu insanlar empati kurabilen insanların iğreti durmadığı için toplumun önemli bir kesiminin 'güven'ine mazhar olmuştur. Ancak uzun süreli hükümet edenlerin uğraştıkları mevzularla, başardıkları işlerle artık kendilerini Türkiye tarihinin en başarılı hükümeti saymaları, dünya konjonktüründe Türkiyenin ön plana çıkmasıyla biraz da 'sevindirik' oldular. Bunun sonucu değiştiler, hassasiyetleri de değişti. Daha büyük meselelerle uğraşırken artık küçük 'ihtiyaçlara' kulak tıkar oldular diyebiliriz. Ya da artık empatiyi daha zenginle daha güçlüyle kuruyorlar diyebiliriz. Bu da galiba işin doğasına uygun, güç ve iktidar hızla yabancılaştırıyor. Bir taraftan da 'idare eden' insanların herşeyi belirleyebileceğine dair 'insan'a yabancılaşma da var. Kendi gibi olanlara daha yakın diğerlerinin ihtiyaçlarına bazen kulak tıkayan, bazen duymayan bazen de efradının büyüsünden hakikaten duyamayan bir anlayış.

Müslümanlık anlayışı da aslında ilmihal düzeyinde [ Namaz kıl, oruç tut, hacca git (abartarak ümreye gitme sayılarını yarıştır) içki içme] olan büyüleyici bir kalabalık. Ne yazık ki, Alışverişlere, kul hakkı yemeye, devletten edinilen ayrıcalıklara, yapılmadığı halde alınanlara, yönettikleriyle ilişkilere, toplumla ilişkilere, kanunen doğru ahlaken yanlış kazançlara Müslümanlığımız engel olamamaktadır. Halbuki ilmihal düzeyinde dediğmiz müslümanlık diğer bir kişi olarak beni değil, Allahla kendisi arasındadır ve beni hiç ilgilendirmemektedir, halbuki diğerleri doğrudan beni ilgilendirmektedir, esas değerlendirme bu kategoriden yapılmalıdır.Televizyonda sanırım bir ihale sonucu çıkan tartışma hakkında sokaktan yaşlı bir amcaya mikrofon tutuyorlar, - Biraz da müslümanlar çalsın diyor, bir tür sırasını beklemek ve çalmakla müslümanlığı bir araya getiren tipoloji bile mevcut. Siyaseten bir taraftan da anlaşılır bir tavırdır, paranın kapitalleşme süreci (kendin kimsede olmayan bir buluş yapmadığın sürece) dünyada böyle yürümektedir. Ha yeni bir model denenebilirmiydi, ahval ve şerait kanırtılabilirmiydi, belki de tartışılır. Bizim devletin genlerinde var sadakat zinciriyle yönetim, şimdikilerde de aynı yoldan gidiyorlar.
Bir sistem kurma aşamasında olduğumuz düşünüyorum, bu merhaleleri yarasız beresiz atlatabilirsek, her yönüyle kendimize göre bir sistem kurabilirsek, artık yönetim tarzımızı liyakat ölçüsüyle kurmamız söz konusu olabilecek.

Kişisel olarak bakarsak, kurulan dengenin ortasında son derece güçlü bir şekilde yer alan ve diğerlerinin önce sadakat zinciriyle kendisine bağlandığı bir organizmaya dönüşen bir yapının temsilcisi bir başbakan, Galatasarayın aldığı kupayı Fenerbahçenin sahasında alıp almayacağı bile kendisine sorulan bir başbakan, ne kadar güçlü hisseder kendisini. Sistemimizin bir gün kendi insanının öncelikle güvenini ve saygısını kazanabilmesi diğer unsurları da kendiliğinden düzeltecektir diye düşünüyorum. Bu güvensizlik kurmacası sonunda Türkiyenin işine yaramayacak gibi.
Ne kaderdir, 2002 yılında AKP iktidara gelince memleketteki yabancılaşmanın bu partiyi iktidara taşıdığını hatta Alev hanımın bahsettiği 'Onarımcılar' grubunun bu kadro içinden çıkabileceğini yazmıştım. Alev hanım da tebessüm etmişti. Malum ümitvar olmak ta biyofiliyanın getirisi.

Gelinen noktada memleketin eski zamanlarda başaramadığı eline yüzüne bulaştırdığı bazı meseleri daha yoluna koyduğu konusunda haklarını teslim etmeliyim. Ama Türkiye Cumhuriyetine ait Medeniyet mertebesine ulaştırabilecek bir kadro mu, o konuda çok ümitvar değilim. Yoksa sistemin zaaflarının, yalanlarının, bu kadroyu da dönüştürmede zorlanmadığını örnekleriyle görebiliriz.

Kendi gördüğüm büyük resme göre yine de kişisel olarak bu kadroya kredim var.

Meselenin kartezyen koordinatina gelince, “ölüseviciliğini, şiddeti istemediğini yıkmak için tek çare olarak görenlerin ve de istemediği devrilsin de ondan sonra ne olursa olsun eğilimine dikkat çekmek için söyledim. Ayrıca yabancılaşan iktidar kadrolarının içinde de benzer hastalığın olduğuna dolayısıyla toplum olarak eğilimlerimizi açıklamada kullanılabileceğini düşündüm.

Bana göre 'ölüsevicilik' ise, kişinin olmasını istediği şeyin ya da kendisinin olmasını istediği şeyin gerçekleşmemesi durumunda yok olmasına çabalaması. Ya ol ya öl modu. Derin bir aşağılık kompleksinin beslediği bu ruh hali ya o ya ben, ya siyah ya beyaz şartlanmasından etkilenmektedir. Benim dediğim gibi olursa olsun, yoksa yok olsun deme hali. Bunun da en kuvvetli aracı her çeşidiyle şiddet.

Daha iyi eğitim, hayat şartları, sağlamak için elimizden geleni yaptığımız çocuklarımıza kendimize ait değer yargılarımızı aktaramıyorsak (bütün değişmelere rağmen) bu bizim de değer yargılarımızla saygıdeğer bir örnek olamayışımızdan mı yoksa modernitenin eğittiği çocuklarımız üzerinde artık söz sahibi olamayışımızdan mı?

Senin "hiçbir kutsalı, hiçbir ideolojisi, hiçbir dünya görüşü olmayışı" ve de Alev Hanımın web sayfasında sana yazdığı yazıda bahsettiği “İdeolojilerinin olması halinde rasyonel istek sıralamalarının olabileceği” ifadelerine katılmıyorum. İdeolojiler bana göre bir akıl tutulması, dolayısıyla istekler de bu akıl tutulmasından etkilenecek, üstelik bizim coğrafyada ideolojiler şiddetten çok beri olamıyorlar. Tam da paradoks ideolojilerin peşinde geçen ömür insanı daha ölüsevici yaparken, apolitik olanlar açısından ise yaşadığı alana yabancılaşma ve diğerlerine tepeden bakabilen bir yapı. İşin özü yine koordinatlarını belirleyememe ve de akademik merakların son derece düşük seviyede tatmin olması. Kendi keyfi yerine geldiği sürece fazla bir şeye müdahil olmayan bir nesil kendisini kimin yönettiğini de ancak ayağına basınca fark ediverecek. Aslında her devlet yapısı açısından yönetmesi en kolay olan insan tipi. Beni değiştirmeye çalışma da kendi alanında ne yaparsan yap hali.

Selamlar,
Mehmet

MEHMET SAYIM KARACAN
Sunday, June 09, 2013 2:39 PM

Sevgili Erkin, 

Günay Rodoplu 1994 te Türkiye'nin "nekrofiliya"ya itildiğini söylüyordu. 2013 te hala ona söyletmeyelim haksızlık olur.

Ben aslında Ölüsevicliğe toplumca itildiğimize vurgu yapmak istedim sadece Gezi parkı eylemcilerinin ölü sevici eğilimlerinin olduğunu ima etmedim. Ayrıca büyük resmin görülemediği ortamda küçük resme göre karar verebilmenin nahifliğine dikkat çektim. Aslında büyük resmi daha iyi bilenler diğer bu işi başından bu noktaya getirmemeliydiler.

Yoksa kızdıklarımıza öfkemizi iletmek yerine "safsata yapıyor" demek gibi bir şey "esas ölü sevici o" demek. Ne anlamımıza yardımcı olur ne de önümüze ışık tutar.. Selamlar,  Mehmet

ERKİN ÇAM
Sunday, June 09, 2013 12:00 PM
(bkz.,   9 Haziran 2013 04:47 tarihli Alptekin Aktaş mektubu)

Merhaba Alptekin Bey,

Başbakanı savunma gayretlerinizi anlıyorum, ama sizi haklı göremiyorum. İsterseniz herkesin kabul edebileceği olgusal gerçeklerin çerçevesini çizelim:

1. Taksim Kışlası projesi, "KEYFEKEDER" bir projedir. 3-5 yıl önce depremle, yangınla harap olmuş bir tarihi bina değil, 70 yıldır mevcut olmayan bir binanın canlandırılmasıdır. Bu bina yapılmasa Taksim hiçbir şey kaybetmez. Yapılırsa yüzlerce yıllık yüzlerce tarihi eserin arasında 2014 yılında inşa edilmiş bir bina olacaktır. Bu kışlanın Türkiye'nin veya İstanbul'un geleceğinde taktik veya stratejik hiçbir önemi yoktur; 3. köprü gibi ulaşımı rahatlatmayacak, 3. havalimanı gibi kapasite artırımı sağlamayacak, Kanal İstanbul gibi Boğaz trafiğini rahatlatmayacaktır (farkındaysanız yüzbinlerce ağacın kesileceği bu projelere uzun boylu bir muhalefet gösterilmemiştir).

2. Şu anda sokakları, caddeleri, parkları dolduran kalabalıkların başbakandan tek beklediği bir adım geri atmasıdır. Ama bu geri adım "Canım AVM yapmayız, rezidans yapacağız demedik ki?" gibisinden bir "ayttım, caytım" (Kırım Tatarlarının bir deyimi, söyledim ama caydım demektir) türünden bir geri adım olmamalıdır. Başbakan "Madem sizin için bu kadar önemli, kışla projesinden vazgeçiyorum" dediği gün kalabalıklar bir-iki gün boyunca sevinç gösterileri yapacak, sonra dağılacaktır.

3. Kalabalıklar söz konusu olduğunda ortaya çıkabilecek aşırılıklar genel eğilimi temsil etmez, "istisna" değilse bile "azınlık" durumundadır. Nasıl İzmir'de sokakta yürüyen kızların saçını çekip coplayan, sopalarla sokakta sivil halde adam kovalayan, yere düşmüş eylemciyi tekmeleyen polisler tüm polisi temsil etmiyorsa, kalabalığın içinden polise taş atan, TKP flamasıyla yürüyen, "Mustafa Kemalin askerleriyiz" diye slogan atanlar da tüm eylemcileri temsil etmez. Eylemciler gayet heterojen, çoğu ideolojiden uzak insanlardır (gördüm, oradan biliyorum).

4. İktidarın herhangi bir icraatına muhalefet etmek için Türkiye'de doğru düzgün bir kanal yoktur. Muhalefet partileri halkın hoşnutsuzluğunun sesi olabilmekten uzaktır, olsalar bile başbakan onları "muhatap" kabul etmemektedir (bir defa bile muhalefet partileriyle açık oturuma çıkmadığını, onları adamdan saymadığını hatırlatırım). Sivil toplum örgütleri de ciddiye alınmamaktadır; hükümete gayet saygılı ve uysal bir tavırla muhalefet eden TÜSİAD "sen kendi işine bak!" diyerek adeta kovalanmaktadır. Herhangi bir sebeple iktidardan rahatsız olan bir vatandaş bugün kendisi temsil eden güçlü ve etkili bir ses duyamamaktadır.

5. Dilekçe vermek, suç duyurusunda bulunmak bu ülkede hiçbir şeyi çözmez. Çözmemiştir. Hiçbir şeyi! Hiçbir zaman! Bugün 15 milyon imzalı bir dilekçe imzalasak, "Topçu Kışlası" yapılmasın desek, Başbakan durup düşünmek yerine 25 milyon imzalı bir dilekçe hazırlatır.

Sanırım bu maddeler üzerinde en koyu AKP'cilerle bile anlaşabiliriz. Gelelim nerede anlaşamadığımıza...

Başbakan
1. Çatışmayla beslenmektedir. 5 yılda bir kere yaptığı balkon konuşmaları dışında kucaklayıcı bir lafını hatırlamıyorum ben; o yüzden balkon konuşmalarını da ciddiye alamıyorum. Sürekli bir konuda gerilim çıkarmaktadır. Örnek vereyim: Alkol konusundaki yasayı makul biçimde savunmak yerine "iki ayyaş" diyerek ortalığı karıştırmayı seçmiştir...

2. Politika üretmez, bir hedefe inatla yürür. Başbakanın kararlı olduğu konularda inatla çabalaması güzel bir özelliktir, ama attığı adım boşa çıktığında bir sonraki adımını planlamadığı hemen anlaşılmaktadır. Örnek vereyim; İsrail'e Mavi Marmara'yı göndermiş ama ikinci bir adım atamamıştır, Kıbrıs'taki referanduma müdahale etmiş ama istediği referandum sonucunu aldıktan sonra gelişme olmayınca ikinci bir hamle yapamamıştır, ilk barış sürecinde "Habur rezaleti" yaşandığında krizi yönetememiş, karşı adım atamamış, süreci kesintiye uğratmıştır, ikinci barış sürecini Abdullah Öcalan'ın inisiyatifine bırakmıştır. Daha sayabilirim ama anlaşıldı sanırım demek istediğim...

3. Devleti kendisiyle özdeşleştirmiştir ve gücü paylaşmak istemez. Kimsenin sözünü dinlemez, her konuya kendisi karar vermek ister, geri adım attığı takdirde devletin zaafiyete düşeceğini düşünür. Örnek vereyim: Sayıştay kontrolünden hazzetmez, güçler ayrılığından hazzetmez, meclisi bile feshedebilecek bir başkanlık sistemi hayal eder (ki bunun bendeki telmihi 2. Abdülhamid'tir), ehliyet sınavında hangi tür araba kullanılacağından hangi parkın yerine hangi binanın yapılacağına kadar herşeye karışmaya yetkili olduğunu düşünür.

4. İnsanların hayatına karışabileceğini düşünür. Batı tipi özgürlükçü ve katılımcı demokrasiden hazzetmez, kaç çocuk yapılacağından çocukların nasıl yetiştirileceğine kadar (dindar nesil istiyoruz!), ne içeceğimizden ahlak anlayışımıza kadar her konuda söz sahibi olmak ister. Hizmetkârınızım der ama patronuna çok fazla karışır.

Bu maddeleri bir gün değil bir yıl tartışsak hiçbir AKP'linin en ufak geri adım atacağını sanmam...

Ben artık başbakandan adalet ve kalkınma istemekten vazgeçtim, MERHAMET istiyorum. Anladım ki halk bölünüp birbirine düşse, "Schrödinger'in Kedisi - Kabus"taki gibi İstiklal Caddesi'nde oluk oluk kan aksa, kışlayı bir tugay asker korumak zorunda kalsa bile vazgeçmeyecek kışla yapmaktan. Daha doğrusu vazgeçerse KENDİSİ istediği için vazgeçecek, baskılar veya tepkiler yüzünden değil; lutfedip vazgeçecek. O yüzden zat-ı şahanelerinden böylesi bir lütuf istiyorum, bu hâkir, bu fakir kullarını sevindirsinler...

Bu olmazsa, çatışmalar ve gerilim artarsa CHP ve MHP'den istiyorum aynı merhameti. Hep beraber istifa etsinler, ülke erken seçime gitsin ve "sandıkta" görelim geleceğimizi bari... 

Sevgiler, saygılar,  Erkin

ALPTEKİN AKTAŞ
9 Haziran 2013 04:47

Gec kalmis bir cevap sayin bunu, en basinda bir suru olay yasandiginda susmakla suclamistiniz ya beni?

Ev golgesi insana serpustur deyip oturuyordum Erkin bey haklisiniz..

Olaylardan ancak penceremin onunden insanlar ellerinde tencerelerle tavalarla gecmeye basladiginda haberdar oldum..

Akil sagligimi korumaya calisiyordum..

Birbiriyle celisen birbirini yalanlayan veya birbirinden tamamen alakasiz oldugu halde alakaliymis gibi gosterilen o kadar cok haber gordum ki! Sunumlarinda kullandiklari muziklerden mansetlerinde sectikleri cumlelere hatta metinlerinin satir aralarindaki vurgu ve tonlamalarina kadar o kadar cok ayrintida alarm veriyordu ki zihnim, sonunda en basit, en amator olanlarin da ve sadece haberlerde de degil, buyuk kucuk onemli onemsiz hepsinde ayni seyi gormekten biktigim icin televizyonu kapattim, koca ekrani sadece bilgisayar monitoru olarak kullaniyorum simdi..

Etrafimda yasanan olaylar biraz daha yatistiktan, sular biraz daha durulduktan sonra, belki biraz da uzaktan bakmayi tercih ediyorum herseye.. Ceketinin sokugunu dikmeyi devrimden sonraya ertelemeye benzetebilirsiniz bunu; pasifize olmak, yabancilasmak diyebilirsiniz; kendi kendini kor bir cehaletin kucagina atmak, korkaklik, ahmaklik evet..

Kendimi yalniz hissetmemden kaynaklandi gibi geliyor bana biraz da..

Oysa... Topragin bir parcasi gibi, bir agacin koku, dali, yapragi, bir cicek, bir kus gibi o kadar bu ulkeye aidim ve bu ulke o kadar bana ait ki.. Butun bu olaylar daha hic baslamadan once hepsinin onune gecemedigim icin ben kendimi sucluyorum!

Ama yanlis anlamanizi istemem; toplanmanin, eylem yapmanin, sesini yukseltmenin, polise karsi koymanin ciddi herhangi bir yaptirimi olacagini dusunmuyorum. Bu, insanlar kendilerini savunmasinlar, haklarini aramasinlar, haksizlik karsisinda sussunlar demek degildir..

Insanlar ofkelendiklerinde mantikli hareket etmeleri zordur, nedenini nasilini sorgulamalari, hareketlerinin olasi sonuclarini ongormeye calismalari pek mumkun degildir. Ama eger bir seyin olmasini, bir seyin olmamasini istiyor, sonuc gormeyi amacliyorsak o zaman yapilmasi gereken tam da bu degil midir: imkansizi basarmak!

Bir dusunce duzlemi, bir tanimlamalar ve duzenlemeler butunu; referanslar, aciklamalar ve dayanaklardan olusan bir dunya kurgulamisiz kendimize.

Talep ve beklentilerimizi, varligimizi temellendirdigimiz bu kurgusal dunyanin sinirlari icerisinde dile getirmezsek kendi elimizle kendi dunyamizin yikimina sebep oluruz diye dusunuyorum. Icinde bulundugumuz sistem beklentilerimizi karsilayamiyor da olabilir ama yine ayni referans ve dayanaklarla bu beklentileri karsilayacak hale getirilmelidir. Donen bir dunyada sabit durmaya calisan bir yapi, evet belki bos gorunen bir caba ama hatirlayin, "ideolojiler dusuncenin hirsiz fenerleridir" o yetersiz isIk da olmasa hepten karanlikta kalacagiz demektir.

Simdi buradan baktigimda dusunuyorum da ilk andan itibaren konuyu takip ediyor olsaydim da cok farkli hareket etmezdim herhalde.. Cunku cozumun bu tarz "ses yukseltmelerde" olmadigina inaniyorum. Ve dogrusunu soylemek gerekirse bu konuda daha once kafa yormamistim ama simdi dusundugumde belki de boyle bir tepki yerine amaca yonelik hareketler daha ise yarar olabilirdi diyorum:

Insanlar taksimde toplanmak yerine, meselenin cikis noktasi olan polis siddetini ele alarak emniyet mudurlugune yonelseydi, yuruyusler ve sloganlar degil de dilekceler, mektuplar kullanilsaydi, emniyet mudurlugu talebi karsilamadiysa basbakanlik ve cumhurbaskanligi makamlari bu konuda harekete gecirilmek uzere zorlansaydi butun bunlara gerek kalmazdi..

Bunu da ustenci bir bakis olarak algilamanizi istemem, olsaydi demekle is olmadigini bilirim. Bunlarin ancak "ideal toplumun, begenmedigi icraata tepki gosterme sekli" olabilecegini ama ideal denebilecek bir toplumun olmadigini, olmasinin da mumkun olmadigini biliyorum.. Sadece hersey cok baska olabilirdi diyerek bunun bir ufacik imkanina perde aralamak icin yazdim bunlari..

Bu olanlar konusunda hatalari oldugunu dusunsem de basbakani suclamiyorum ben.

Bir insani taniyorsaniz eger bu, onun bir konuda ne zaman nasil davranacagina dair az cok bir fikir sahibi olacaginiz anlamina gelir. Ancak bir durumda eger bu kisi sizin ondan beklediginizin disinda birtakim hareketlerde bulunuyor ve siz onun bunlari neden yaptigini anlamlandiramiyorsaniz bu anlamsizligi kafanizdaki ona dair tanima dahil etmezsiniz. "Benim bu meseleyle ilgili goremedigim birsey olmali, yoksa benim tanidigim kisinin boyle davranmamasi gerekirdi" dersiniz.

Benim tanidigim basbakan aptal degil, benim ve kendi partisinden ya da degil herkesin rahatlikla gordugu seyleri gorup algilayamasin.

Benim tanidigim basbakan evet kendine ait bir gorus sahibi ama ulkenin sadece %50sini yonetmeye aday bir adam degil.

Benim tanidigim basbakan evet dedigim dedik biri, evet burnunun dikine giden bir adam ama bolucu degil, cani degil, vatan haini hic degil..

Basbakan nihayetinde bu ulkeyi yoneten simdiye kadar onlarcasi gelmis vatandaslardan biri.. Butun bunlarin sebebini baska yerde aramak gerektigine inaniyorum ben.. Konusma dilimizi, dolayisiyla dusunce duzeyimizi sloganlara indirmekte; hatiralarimizi reddedip unutkanligimizi dahi unuttugumuz bir korkuyuya hapsolusumuzda; kendi ellerimizle tuzla buz ettigimiz aklimizin bizi dusurdugu delilik halinde...

Bu olanlarin sorumlusu benim aslinda biliyor musunuz? Istediginizi dusunebilirsiniz hakkimda ama ciddiyetle soyluyorum ben bunu..

Bir tarih gosterseydim ki simdiye kadar hic anilmamis... Bilselerdi ki bir hayat var, hic bilmedikleri bir yolu yasamanin... Deseydim ki, aldatiliyorsunuz... Ve ben hepinizi cok seviyorum tek tek...

Nobette uyumak ne kelime Erkin bey ben dunya nobetine "ha simdi" "tamam geliyorum" "az sonra" diye diye cikmadim! Orada olmaliydim! Alnimdan vurulup dusene kadar orada dimdik durmaliydim!

Ozur dilerim...  aktas.alptekin@gmail.com

BANU ÖZBEK
Sunday, June 09, 2013 1:38 AM

Kıymetli hocam. Ben 40 yaşında lise mezunu bir ev hanımıyım. 97 yılından beri kitaplarınızı okuyorum. 2 yıldır bir grup arkadaşla Alev Alatlı okumaları yapıyoruz naçizane. Başörtülüyüm. Üniversite okuyamadım. Ama çok çok fazla kitap okudum. Acı çektim, haksızlığa maruz kaldımsa bu da benim payıma düşen acıdır dedim. Bu ülkede herkes acı çekti. Geçmişin peşinde takılıp bugünümü koyvermedim. İyi ki öyle yaptım. Hiç pişman değilim.

Size kitaplarınızla ilgili yüzlerce sorum var. Eleştirdiğim, tokatlandığım, yüzleştirildiğim, yüreğimi kurşun gibi delen satırlarınız. Kazanımlarım hep daha fazla oldu. Çok teşekkür ederim. 28 Şubatta sizin kitaplarınızı okuyordum. Kolay atlattım.

“Beyaz Türkler küstüler” kitabınızı okuyup gezi olayları başladığında edebiyatın kehanet olduğunu bir kez daha anladım. Tarkan”ı maskeyle gördüğümde şaşırmadım. Hâlbuki şaşırmak istiyordum. Şaşırma hakkımı umutla muhafaza etmemi safdillik saymayın. Bu hala inanacak şeylerin kaldığına inanmak için seçtiğim bir yöntem, kalkan.

Ben bu satırları ağlayarak yazıyorum, bağırarak yazıyorum, ah çekerek yazıyorum. Allahım bize yardım et diye yazıyorum. “Bizden iyi bilen olmasın” yazınızı bugünlerde defalarca okuyorum. Hem dua ediyorum hem o yazınızı okuyorum. “Birkaç kişi ölse ne iyi olurdu, deprem olsa hükümet düşse keşke” diyen ölüsevicilere karşı dursun bu yazınız ve dualarım diye okuyorum.

Hocam 40 yaşındayım. Avm”ye gitmem. Kredi kartı kullanmam. Evim, arabam yok faize bulaşmayayım diye, çoluğumun çocuğumun, kendimin üstünü başını dikerim ki bana dayatılana razı gelmeyeyim. Gösterilere katılmadığım için kapitalist olarak yaftalanıyorum iphonelu, nike ayakkabılı antikapitalistlerce.

Bir profesör tutup geziye katılanların sınavlarını ertelediğini, bir de 20 puan vereceğini asmış ilan tahtasına. Nefret ediyorum. O profesörden ve ona “sınavıma girerim, torpil, kayırma istemem, geziye de istersem giderim” diyemeyenden. “Sen çocuğumuzu neye alet ediyorsun” diyemeyenden.

Zaman gazetesi başbakan”a “bırak çocuklar yüreğinin götürdüğü yere gitsin” diyor. Onların ikiyüzlülüğünden de. İslamcı denilen bir grubun gençlerin masum cinselliğinin başbakanca hoş görülmesini istemesinden de.

Hala ağaçtan kalkıp hükümet düşürmeye kadar varan aymazlığa alet olanlardan. Gençlerin masumluğunu sömürenlerden… Yatacak yerleri olmayanlardan.

Beni yüzde elliye dahil eden iki kere oy verdiğim başbakanın dilinin yakıcılığının karşısında duyduğum utançtan.
Başbakana önlerinde diz çöktürmeyi zafer addedecek olanlardan da.

 Şimdiki yeni genç ötekileştirmiyor. Aradığı pergelini sabitleyeceği bir yer. O yeri ararken düşüp kalkıyor. Yaralanıyor. Onların yaralarını sömüren simsarlardan nasıl kurtaracağız bunun derdindeyim.

“Durun bu çıkmaz sokak” diyecek aydınlar köşelerine çekilmiş, seyrediyor. Sizi istisna tuttuğumu biliyorsunuz. Gezi parkı için hükümetle anlaşmaya kalkışanlar bu ülkenin insanı mı? Kim bunlar? Muhafaza edilecek, insanı insan eyleyen değerleri tukaka yapanlar. Kim bunlar?

AKM”nin tepesine çıkarttıkları gençlerin canını hiçe sayanlar. Kim bunlar?

 Hayalimde hep size kitaplarınızla ilgili sorularımı, eleştirilerimi yazmak vardı. Yazacağım inşallah. S
Siz ses verince cesaret alarak karaladığım bu satırların acemiliğini hoşgörün. Benim ki biraz nefes alma isteğiydi. Or”da birileri var mı diye yoklama refleksiydi. Mazur görün.

Saygılarımla…
Banu Özbek

ERKİN ÇAM
Sunday, June 09, 2013 12:29 PM+
(bkz., June 09, 2013, Mehmet Sayım Karacan mektubu)

Ölü-sevicilik konusunda konuşulacaksa sözü Günay Rodoplu'ya bırakalım:

...
Günay'ın Ali'yi neden andığını merak ediyordum. "Ölü-seviciğinin ders kitabı örneğiydi," dedi. "*Kendi doğruları, yaşayan her şeyden,* kardeşi dahil,* önemliydi*..." Sf.102

...
"Değil mi?" dedi, Günay, düşünceli düşünceli. Sonra, kendi kendine konuşur gibi, bir dizi tanım sıralamaya başladı. "Nekrofilya, us'un yücelmesi, yapayın, soyutun, *mekanik olanın çekiciliği*, yaşama, insana duyulan ilginin 'şey'lerle ikame edilir olması, insanın eşyalaştırılması...Ölü-sevici dikkatini, canlıdan cansıza, giderek eşyalara, dogmalara, kaydıran..."

...
"...Ölü-sevicinin felsefi ya da siyasi düşüncesinde kutsal olan, yaşanmış olandır. *Güncel gerçekliğin hiçbir değeri yoktur*. Değişim, 'revizyonizm', 'doğa' yasalarını ihlal eden bir suç olarak görülür... Herhangi bir sorunu, bir tartışmayı çözme yolu, *kaba kuvvet ve saldırıdır*. Kuvvet kullanımının gerekli olup olmadığı düşünülmez bile..."
Sf. 105

Karşısındaki kalabalığı yok sayabilen veya sayıya indirgeyip daha fazlasını bulabileceğine gönülden inanan, bir binayı binlerce insanın göz yaşına tercih eden, bir parkta yatan çocukları kaba kuvvetle kovalayarak tartışmayı çözebileceğini düşünen, kendi doğrularını herşeyin önüne koyan bir kişi var ama... Kim bilemedim.

MEHMET SAYIM KARACAN
9 Haziran 2013 00:37

Sevgili hocam,
Memleketin bu günkü haline iliskin gelisine web sayfanizda okuma yaparken sirasiyla
afazi
psikolojik savas
dünyayi okuyamamak ve
paçozlasmanin
katkida bulundugunu yazmissiniz.

Sanirim "ölüseviciligin" katkisini atlamissiniz.

Tayyip kaybetsin de kim kazanirsa kazansin havasinin arka planinda da bu var sanirim. Ya da o kadar uzun boylu veya hayata derinine bakmayip kendisine yer açarken neleri yok ettigine bakmamak ta ayni kapiya çikar sanirim. (Gezi parki romantizmini siddetin disinda tutarsak bir de yine bunlari bahane edip elle tutup yikabilecegi her seyi yikan bir vandalizmin arka plani derinlemesine ölüsevicilik)

Ayrica, Isin bir tarafi da paradoks kendi hayat tarzinin tehdit edildigini düsünerek ses çikarmasa, memleketin halini düsünerek geri çekilse kendisine saygisi kalmayacak bir ruh hali. Kendi yasam alanina müdaheleye pasifte olsa engel olmaya çalismazsa kendi hayat tarzinin tamamen elinden alinacagi korkusu haksiz da korkusinda haksiz degil.

Memleketin siyasi atmosferini belirleyen unsurlar, alabildigine rakiplerine hayat hakki tanimayan, sert, uzlasmaz karsisindakiyle empati kurma geregi duymayan (hatta rakibi bir sekilde yok olsa elini kuvvetli sayan) bir anlayis. Tabiiki bunu besleyen bizim cografyada dogmus olmanin egitiminde ögrendigimiz alabildigine güvensizlik.

Geçmiste çesitli devrim kalkismalarinin, ögrenci olaylarinin pesinden eskisinden daha antidemokratik yönetimlerin geldigini hatirlayanlar veya ögrenenler için tecessüs dolu saatlere gebe yasadigimiz günler.

Bütün dünyada birbirine eklemlenmis birbirine çesitli dengelerle bagli sistemin ne tam içinde olabilmek kolay ne de tam disinda ve hangi dengeler degisirse memlekette neler degisir, nasil degisir, dis denklemlerde yer almak için memleketi planlayanlar planlarini nasil yaparlar bütün bunlari bilenler bile açik açik yazmadiktan sonra ancak edilgenlerin davranislarindan gittigimiz yere egitimli tahmin yapabilmek konu basliginda dedigim gibi "mecburen obskurantizm".

Çok dagittim galiba, bu saatte mazur görün.  Selamlar, Mehmet

SEYFULLAH TOSUN
Saturday, June 08, 2013 10:30 PM
(bkz., AA, June 07, 2013 9:55 PM mektubu)

İlgi ve alakanız ve özellikle samimiyetiniz için çok teşekkür ederim. Bir 'üst-düşünce düzlem' hatırlatmanız ve 'tekrarın abesle iştigal olacağı' düşüncenizi ifadeniz için de teşekkür ederim. Bu bağlamda yazınızı daha iyi anlama gayreti ile tekrar okuyacağım. Makalenizin devamını merakla bekliyorum.

ALPTEKİN AKTAŞ
Saturday, June 08, 2013 5:29 PM

Kendi kendine

"Ben aptalin tekiyim"
"Ben beceriksizim"
"Ben bir ise yaramam"

diye sayip duruyorsaniz eger ya da bir cesit genellemeyle "ben" yazdigim yere "biz" koyarak ayni cumleleri siralayanlardansanir siz de...

Tam da size soyluyorum bunlari!
Ve belki de size "inat" soyluyorum!

1- iyi bir okula girmek, iyi bir is sahibi olmak, iyi bir evde oturmak, iyi bir arabaya sahip olmak, iyi paralar kazanmak, iyi bir hayat yasamak degildir.

Dunyanin en iyi okullarinda okuyalim, en cok konusulan, en begenilen islerde calisalim, en zengin biz olalim; bizim yuz yillik hayatlarimizin "dunyanin tamami" ve "milyonlarca yillik seruveni" dusunuldugunde hicbir degeri olamaz!

2- Her alanda hep en iyi olmayi amaclayan bu dunya bizi kendi icine hapsetmek uzere kurgulanmis bir dayatmadir!

3- Bize mutluluk olarak sunulan sey "basari"dir.

4- Basari olarak sunulan sey de sadece bu kurgusal dunyaya en ust seviyede "uyum saglama basarisi"dir.

Sistemin carklarinin donusunu aksatmayin, kurallara uyun, mumkun olan en ust seviyeye ulasmaya calisin.

Ortada bir tek bina var ve o binanin en ust katinda oturan en basarili olandir, en basarili olan da en mutlu olandir diyorlar.. Iyi ama o tek binanin etrafinda hic el degmemis bir hayat var, koca bir orman gibi bitkileri ve hayvanlariyla dogal bir butun ve dogal bir sistem..

Neden o binada olmaliyiz?
Neden en uste tirmanmak icin caba gostermeliyiz?
Neden disarida baska bir hayat kurmayi denemiyoruz?
Neden kendi istegimiz dogrultusunda degil de bize gosterilen hedef dogrultusunda bir hayat yasiyoruz?

5- Ister ailem olsun, ister cevrem; isterse bir sey genel kabul geregi oyle olsun, isterse kural olsun.. Baskalari birseyi oyle istedi diye oyle yapamam!

6- Kendim dusunur karar verirsem, ancak kendim oyle istedigim icin yapmaya karar veririm!

7- Baskalarinin "arkasindan kosulacak havuc" olarak belirledigi basarinin "ille de arkasindan kosmam gerekir" diye arkasindan kosamam.

8- Bir seyin degerli oldugunu dusunuyorsam ona kendi verdigim deger oraninda onem veririm, bir seyin degersiz oldugunu dusunuyorsam baskalari ne derse desin o degersiz seyin hayatimi etkilemesine asla izin veremem!

9- Bir seyin gercekten degerli olup olmadigina kendim karar vermediysem, farkinda olmadan da olsa eger bir dayatmayi kabul ettiysem ve bana ait olmayan bir yargiyi benimmis gibi savunuyorsam, kendimi yoklarim, eger o yargi gercekten bana ait degilse, "kendime ragmen" onu reddeder, hayatimdan cokarir atarim!

10- Ben, dunyada yasayacagim 50-100 yillik hayatimin toplamindan cok daha degerliyim!

11- Sistemin veya birtakim maddi manevi zorunluluklarin ya da ailemin, cevremin beni degersizlestirmesine, engellemesine, siradanlastirmasina, kalabaliklar arasinda kaybetmesine musaade edemem!

12- Ben, ben olarak varim ve sadece varligimdan mutluyum!

Kendini begenmis miyim? Evet!
Cok bilmis mi gorunuyorum? Tamam!
Umursamaz, ukala, kustah hatta?

Ben; hicbir yere, hicbir seye dayanmadan kendi ayaklarimin uzerine basiyorum, hem de saglam basiyorum, hayatin kendisine dokunuyorum, tek bir nefes alsam aldigim nefesten emin olup huzur duyuyorum!

Hayatimi yasiyorum, size de tavsiye ederim!
aktas.alptekin@gmail.com

CANER ATASEVEN
Saturday, June 08, 2013 7:40 AM
(bkz., AA  June 07, 2013 10:00 PM mektubu)

Hayır hocam, "ne var bunda" demiyorum. "Biz bunu engelleyemiyoruz, ne yapalım" diyorum. Bakın işte, "Mustafa Kemal'in askerleriyiz!" diye döküldüler ortalığa. Bakın, öte yandan haberler yayıyorlar, camide grup seks yapmışız. Dayımın kızı, polisimiz iyi yapıyor bu PKK'lılara diye yazmış facebooka, kuzenimle ebedilik olduk iyi mi? Herkes bir parça kapmaya çalışıyor işte, Tarkan'da maske takıp gelecek elbet. Anlıyorum sizi, yoga yanında kandil simidi derken nelerden endişe ettiğinizi. Heyhat, yoga yapanların da kandil simidi yiyenlerin de müşterekleri var işte. Tarkan'ın da, benim de, düşse alnı secdeeye değmeyecek ablaların da, antikapitalist müslümanların da "vazgeçilmezleri" var. O vazgeçilmezlere biteviye saldırmanın sonuçları olacaktı elbet. Böyle göstere göstere arsızlaşmanın, zalimleşmenin sonu olacaktı.

Beni öfkeden delirten, daha birinci haftada zalimin değil mazlumun kabahatlerinin konuşulması, bizim dilimizin düzeysizliğinin konu olması.

Biliyor musunuz, Istiklal'de gaz yerken benim de aklımda "Kabus'taki kesik kulakları sütyenine sıkıştrıp "yeter!!!" diyen yaşlı kadın geldi, Allah korusun dedim. "Acaba kullanılıyor muyuz?" diye her düşündüğümde polisin pişkin pişkin gülüp, "biz sizin polisiniz değil miyiz" diyen genç kızın yüzüne yakın mesafeden gaz sıkışını izledim. Ve sonra ne düşündüm biliyor musunuz? Kullanılıyorsak kullanılıyoruz,
"artık yeter!"

""kaosun düzenle hemhudut olduğu bir nokta var. Fizikçi Per Bak'ın kaosun kenarı dediği nokta. Kum tepeciği ile açıkladığı nokta. Bilirsiniz, kumdan oluşturduğunuz tepeciği yükseltebildiğiniz bir nokta vardır. O noktaya vardığınızda tek bir kum tanesi boyutlarını kestiremediğiniz bir çığa neden olur. Devenin belini kıran o tek saman çöpü. Bıçağın kemiğe değdiği o nokta. Anne/ Devlet'in toplumsal asabiyeti yatıştıracak, durumu idare edecek halinin kalmadığı o nokta"

CÜNEYT GÜREN
Friday, June 07, 2013 6:37 PM
Rüştü Cüneyt Güren'in Beyanıdır:

Nevzat Abi 28 Şubat’ta çok çekti. Türbanlı karısı olduğunu iş arkadaşları anlamasınlar diye ne manevralar yaptı. Anlaşılırsa fişlenecekti. Nevzat Abi Hasan Mezarcı gibileri meczup olarak görürdü.

Esma-ül Hüsna’dan hep gaffar’ı, gafür’ü, rahim’i diline dolardı.

Nevzat Abi Cuma namazına gidebilmek için 100 metre ötedeki camiye gitmek için en yakın yolu kullanmaz büyük bir yarım daire çizerek yolunu 700 metreye çıkarırdı. Ne olur ne olmazdı.

Nevzat Abi üniversite hastanelerinde bakılmazdı. Emekli sandığına bağlı olan memurlara özel bir ayrıcalıktı o. O SSK hastanesine gider, it gibi muamele görür, şifasını bulur ya da bulmaz, evine dönerdi.

Esma-ül Hüsna’dan hep rahman’ı, kerim’i, vehhab’ı hatırlardı.

Nevzat Abi’nin astsubay oğlunu namaz kıldığı için ordudan attılar. Namaz kılmak suç değildi, ama suç işlemesi muhtemel ideolojik cenaha yakın olduğunu gösteriyordu. Oğlunun atılmak için suç işlemesine olanak tanımadılar. Şevki Yılmaz artık ona o kadar da marjinal gelmemeye başladı.

Genel Kurmay’dan bankalara kredi verilmemesi gereken şirketlerin listesi gitti. Nevzat Abi’nin çalıştığı şirketin de adı vardı. İşi tehlikeye girdi. Ama Allahtan faizsiz kredi veren müesseseler vardı. Hızır gibi yetiştiler de evinde çorba kaynamaya devam etti. Artık darül harp’ta yaşadığına iyiden iyiye kanaat getirdi. Ne varsa ümmette vardı, millette ve devlette değil.

Artık Nevzat Abi’nin aklına nedense Allah’ın isimlerinden hep Cebbar, Celil, Hafıd, Hasib, Kahhar ve Müntakim gelmeye başladı.

Arkadaşlar şu an karşı durduğumuz iktidarı biz yarattık. Yaptıkları hatalarda bizim de payımız var. Yüzdesini bilemem. Bir başkası yukarıda yazdığım örnekleri 10 kat arttırabilir. Bir başkası da AKP döneminde yapılanları o 10 kat artanın 10 katı kadar arttırıp yazabilir. Bu denklemde hiç kimse sütten çıkmış ak kaşık değil. Ortadoğu coğrafyasında Gandi’lik istemek nafiledir. Davulcu yellenmesi gibi kalır.

Bu kavgada taraflar yekpare cepheler değildir o yüzden gösterilerin amacının ne olduğu katılanların inisiyatifine bırakılmamalıdır. Eminim o kalabalıkların içinde sosyalist devrim başladı diyen ve Mao Çin’inin hayalini kuran da var, Kemalist güçler karşı devrime karşı harekete geçti deyip Recep Peker ve İsmet İnönü dönemi hayali kuranlar ama kapitalizmle sorunu olmayanlar da var, eylemlerini tarihe referans verecek kadar bilgisi olmayan, bilinç düzeyi “dünyada iyiler ve kötüler var ve biz iyi olanlarız”la kalanlar var, bunu Turan’a giden yolda bir fitnenin ortadan kaldırılması olarak gören de var.

Ben, Rüştü Cüneyt Güren, amaç şu olduğu sürece yanınızdayım:

Bu eylem bir uyarıdır. Uygulanan ekonomi politikasına, kültür politikasına, Turizm politikasına değil, (onlara ayrıca ve haklı olarak tepki verilebilir) bunların yapılış, hayata geçiriliş, bunlara edilen muhalefeti karşılayış biçimine karşı bir uyarı, kendine gel çağrısıdır. Başbakan bana ya da görüşlerine katılmadığı başka bir vatandaşımıza yüz yüze ya da gıyabında hitap ederken sesinin düzeyini kontrol etmelidir, kullandığı kelimelere özen göstermelidir, laflarının nereye gidebileceğine dikkat etmelidir, dediğim dedikçi tavırlardan uzak durmalıdır, icraatlarının gerekçelerini metafizik düzlemden değil dünyevi düzlemden almalıdır.

Benim tepkim iktidarda olmasına değil, iktidar etme şeklinedir. İcratlarının hayatıma tasvip etmediğim etkileri olabilir. Bunları Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda kabul edilen İnsan Hakları sözleşmesindeki çerçeve daralmadığı sürece tolere ederim. Ben T.C kimlik numarası …………… olan Rüştü Cüneyt Güren’im, o da T.C kimlik numarası ……………… Recep Tayyip Erdoğandır. Aramızda vatandaşlık bakımından bir ast-üst ilişkisi yoktur, iş bölümü vardır. O devletin yürütme organın başında başbakanlık görevini ifa etmektedir bense üniversitede okutmanlık görevini. Aynı makinanın dişlileriyiz. Benimle ilişkisinde eşit haklara sahip, yetişkin bir vatandaşına göstermesi gereken asgari saygıyı göstermelidir. Ben de ona. Karşısında istediği zaman, istediği üslupla paylayabileceği emir eri yoktur.
Arkadaşlar şu an karşı durduğumuz iktidarı biz yarattık. Onlar da insanları bu şekilde patlamaya iten atmosferi ve ruh halini yarattılar. Bir noktada her iki taraf da yutkunmak zorunda. Ben bu filmi defalarca gördüm. Sevdiğim filmleri çok kere izlerim ama bu berbat bir film.

Bu gösteriler, benim nazarımda bu çerçevedeki ihlalleri protesto etmek için başlamışlardır. Bu amaç bence Alevi’nin de, Kemalist’in de, sosyalist’in de, Milliyetçi’nin de olur verebileceği kapsayıcılıkta bir amaç. Ve doğası/tanımı gereği şiddetten uzak durmayı gerektiren bir amaç.

Amaç bu olduğu sürece ben varım. Yoksa bir grubun özel amacına hizmet etmeye başlarsa ben yokum.

ERKİN ÇAM
Friday, June 07, 2013 4:27 PM

Barış'ın sesini duymak ne güzel yeniden,Oblomovlar kaybetmiyor demek ki birbirini :-)

Benim Alev Hoca'nın yazdıklarından anladığım şu. Korkarım ki artık "biz" diye birşey kalmadı. Aynı dili konuşuyoruz ama kodlarımız farklı, hem de çok farklı.

Demokrasi kelimesinden aynı şeyi anlamıyoruz mesela. Başbakan'a göre demokrasi en basit haliyle "parlementer demokrasi"; beş yılda bir seçim yapılır, seçimi kazanan yönetir, üstüne bir de muhaliflere kulağını tıkar. Bana göre demokrasi çok daha katılımcı biçimde halkın fikirlerini dışa vurma özgürlüğüne sahip olduğu bir yönetim biçimi; onbinlerce kişi sokaklara döküldüğünde yönetimdekilerin "Nedir yahu şunların derdi?" diye sorduğu bir yönetim biçimi.

Ben toplantı ve gösteri yürüyüşü dendiğinde Anayasanın 24. maddesinin ilk cümlesini anlıyorum: "Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir." Başbakan ise ikinci cümleyi görev ediniyor ve sınırlama hakkını mümkün olduğunca geniş tutuyor: "Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlığın ve genel ahlâkın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla ve kanunla sınırlanabilir."

Bin tane daha örnek verebilirim ama dilim her örnekte sivrilecek; gerek yok. Birbirimizi sevmiyoruz, birbirimizi anlamıyoruz, gelecek için ortak bir hayalimiz yok, artık bir millet sayılmayız...

Hal böyleyken bu durumun reel-politik nedenlerini ve sonuçlarını konuşmak yeterli olmayacak sanırım Alev Hocam için (ki o konuda diyeceklerini de merak ediyorum). Ama bu kopuşu geri döndürebilir miyiz, yeniden bir millet veya yeni bir millet olabilir miyiz, bu atomizasyon bizi nereye götürür, üzerinde anlaşacağımız bir cümle bulabilecek miyiz... Böylesi bin tane soruyu nasıl cevaplayacak, bize umut verebilecek mi; onu merak ediyorum.

Meydanlardaki sorun bir şekilde çözülecek. Ama kırık kalplerimizi kim onaracak?  Herkese sevgiler.

BARIŞ TURGUT POYRAZOGLU
7 Haziran 2013 14:07

Hocam,

Sevgili Erkin sayesinde sitede bu konudaki yazınızı okudum. “Belki de bu siteyi bir tür düşünce  platformuna dönüştürme zamanıdır” sözünüzden hareketle yazıyorum. Bu dönüşüme katkımdan da şüpheliyim ya neyse... Korktuğunuzun babaşına geldiği bence kesin. Toplumsal afazi vurgunuza da tamamıyla katılıyorum. Zaten Kabus müthiş bir roman. Beyaz Türkler Küstüler ise okuyup çok da anladığımı sanmadığım bir roman. O nedenle o kısmına çok girmek istemiyorum. Sadece şunu söyleyeyim, Beyaz Türkler Küstüler’de bana göre  bol miktarda adam karalama safsatası var ve ben bunlardan çok rahatsız olduğumu söylemeliyim. Ancak dediğim gibi detaylar bir tarafa kitabın bütününü çok iyi anladığımı sanmıyorum. Belki de ben sizin oralarda araba sürmeyi yeterince bilmiyorum.

Gelelim yazınıza, okuyucunun kendi fikirlerini doğrulatmak için okuduğunu söylüyorsunuz, katılıyorum. Zaten daha okuyacağı kitabı seçerken buna göre bir seçim yapıyor okur. Ehil okuyucu ile ilgili tespitlerinize de katılıyorum. Sıradan insanı yüceltmenin sakıncalarını da anlıyorum. Ama, Demokrasi, liberalizm, özgürlükçülük, kapitalizm tabii ki, kibre çok yatkındır. Bu akımların temel söylediği şey zaten doğrunun tek
olmadığı dolayısıyla tek bir kaynaktan çıkamayacağıdır. Dolayısıyla herkesin  fikri kendine göre doğrudur. Herkesin fikri kendine göre doğruysa, ve doğru da tek değilse, doğal olarak benim doğrum senin doğrunu döver kavgası da başlayacaktır. Bu kavganın altında da elbette kibir vardır. En doğrusunu ben bilirim vardır. Ama bu kibrin bana göre çok daha fazlası hükümettedir, başbakandadır, padişahtadır, kraldadır. O nedenle kibrini daha fazla geri plana alması gereken onlardır. Yok CHP, yok dış mihrak, tencere tava hep aynı hava söylemleri doğru değildir ve açıkçası ben özgürlükçülüğün kibrini başbakanın kibrine bin defa tercih ederim.

Başbakan ilk günlerdeki orantısız güç için özür diliyor ama kullandığı dil değişmiyor. Topçu Kışlası yapacağız, bunları sallandıracaksın o ağaçlarda (kendi gözlerimle televizyonda görmesem kesinlikle inanmazdım ama bunu dedi.) gibi bir dil en azından bende dış dünyaya göstermelik özür dilendiği izlenimi bırakıyor. Hiçbir devrim bir kişinin gözyaşına değmez diyen Günay Rodoplu bir bina için bu kadar gözyaşartıcı gaz kullanılmasına ne derdi acaba demekten kendimi alamıyorum.

Eylemcilerin taleplerinin dayatma olduğunu söylüyorlar, Aklım almıyor. Adamları çağıracaksın talepleriniz neler diye soracaksın, adamların söyledikleri dayatma olacak. Dayatma olur diye taleplerimizi bildirmiyoruz deseler, bunlar daha ne istediklerini bilmiyor diyecekler. Sen o talepleri zaten yapmak için almıyorsun ki, sen ne istiyorlarmiş öğrenmek için alıyorsun. Nasıl bir dayatma bu anlamıyorum. Sürekli eğitimden bahsediyorsunuz. Sınavlardaki ortalama net doğru cevaplara atıfta bulunuyorsunuz. Ancak o eylemi başlatanların ve sürdürenlerin büyük çoğunluğunun bu ortalamaları biraz daha adam eden kitle olduğunu ıskalıyorsunuz gibime geliyor. Ben gittim Taksim’e 63 Türkçe soruda 58 netim vardı. Yanımdaki arkadaşımın 60 neti vardı. 2 tane kuzenim gitti ikisi de farklı yıllarda ÖSSM’de ilk 200’e girdiler. Facebooktaki eyleme destek veren arkadaşlarım arasında Bilkent endüstri mezunları, Boğaziçi Ekonomi mezunları havada uçuşuyordu. Bu okulları  kazanabilmek için kesinlikle ilk 1000’de olmanız gerekiyor. İlk 1000 demek de o soruların %95’inden fazlasını doğru cevaplamak demek. Bunların bile Remzi gibi on insan olabileceği ihtimalini bir tarafta tutalım ama o zaman sınavlardaki doğru cevap ortalamalarına atıfta bulunmayın, çünkü o ortalamaların yansıttığı bir kitle değil eyleme destek verenler.

Kabus’ta anlattıklarınızdan biri de bu milletten adam olmaz jargonunun ülkeyi nasıl perişan ettiği idi. Bunun da bir psikolojik harp tekniği olduğu  anlatılıyordu. Başbakan marjinaller, çapulcular demek yerine 31 Mayıs akşamı Topçu Kışlasını yapmıyorum siz kazandınız deselerdi, sırf bu çocuklardaki özgüven patlamasının değeri epey bir Topçu Kışlası ederdi. Ama şimdi dese kendi tabanı kendini kötü hissedecek.

Başbakan bir siyasetçidir. Bu olaylarda siyasetçi olarak yaptığı yanlışın bana göre haddi hesabı yok. Başbakanın bu eylemler sırasında yaptıkları ve söyledikleri bana göre kadim doğrulara hizmet etmediği gibi, siyaseten de doğru değil. Bu kadar inat edecektiysen, ilk günlerde gaz sıkmak, çadır yakmak yerine oradaki 500 kişiyi gözaltına alırdın; Sırrı Süreyya Önder, barolar falan da o grubu gözaltından çıkarmaya çalışırdı, sonunda da doğal olarak başarırdı ve bunların hiçbiri olmazdı. Madem inat edecektin, haftasonuna kalmadan bitirecektin. Hafta sonu bunun büyümesinden daha doğal bir şey yok. Başbakan bu süreçte eylemlerin niteliğini anlamaktan, eylemleri bastırma yöntemlerine kadar her konuda yanlış yapmıştır ve ne yazık ki yapmaya devam etmektedir. Gariptir, eylemlerin sorumluları sürekli değişmektedir. Önce CHP idi, sonra dış mihraklar oldu, en son faiz lobisine kadar geldi.

Benim gibi hayatının tamamına yakınını evinden çıkmayarak geçiren Oblomovvari, tembel, asosyal, yalnız yaşayan, oy vermez apolitik (politik fikirleri olan ama oy vermeyen bu fikirleri yaymaya çalışmayan, konuşmaktan hoşlanmayan), yani bir Müjdat Gezen, bir Levent Kırca ekolunun tanımlayacağı biçimiyle "ensesine vur lokmasını al", "dünya yıkılsa umurunda değil", "ah 12 eylül ah gençleri depolitize etti", "toplumun sorunlarına duyarsız bu gençlik", "siz gidin anca evde dizi seyredin" insanını eyleme çıkartmayı başardı. Ki ben, Bu iktidarın dışa bağımlılığı azaltmaya yönelik nükleer santral temelli enerji politikasını destekliyorum. Bu iktidarın ekonomi politikalarını destekliyorum. Bu iktidarın sağlık politikalarını destekliyorum. Bu iktidarın çözüm sürecini destekliyorum. Bu iktidarın dış politikasını bir ölçüde kısmen destekliyorum. Başörtüsü serbest olsun, Taksim'e cami yapılsın, AKM yıkılsın yerine adam gibi opera binası yapılsın falan gibi konularda da destekleyebilirim, en azından karşı çıkmam. Bu iktidarın Ergenekon'una bile inanabilirim. 3 çocuğu bile anlayabilirim. Kürtaj yasağında bir acaba dedim, 29 Ekim'i resmi törenlerden çıkarıyoruz halk dilediğince kutlasın diyip, cumhuriyet bayramı kutlayan insanların üstüne polis gönderdiklerinde akıl tutulması dedim. Alkol kısıtlamasında şahsen karşıyım, arkasında dini hassasiyetleri de seziyorum ama halk sağlığını korumak da adamın görevi diye düşünüp anlamaya çalıştım, iki ayyaşa da dil sürçmesi dedim, takılmadım. 3. köprüye Yavuz Sultan Selim adını verdiklerinde, ne gerek vardı bu kadar tartışmalı bir padişahın adını vermeye diye sinirlendim. O kırmızılı kadına sıkılan biber gazı fotoğrafını gördüğümde yuhh dedim. Bekledim ki, yanlış yapılmış, projeden vazgeçtik diyecek. Demedi, üstüne daha da abarttı.

Evet özgürlükçülük kibre de yatkındır ama ben özgürlükçülüğün kibrini başbakanın kibrine bin defa tercih ederim.

Peki şimdi ne olacak, çözüm ne? Çözümü bilmiyorum ama muhtemelen çok kötü olacak. Siz Havin Oren-Yıldız  Demirtaş ittifakı demişsiniz de, Beyaz Türkler Küstüler’de olmayan Selahattin’in kuzeniyle, Şafak’ yeğeni de bu ittifaka dahil gibi görünüyor. Ayrıca ben eylem yapan kitlenin içinde Devrim’i, Ekim’i, Toprak’ı hatta Melis’i, Nilgün'ü, Burak'ı da gördüm gibime geliyor. Sarp bile oralarda cool cool takılıyordu yani. Bu gruptan iyi birşey çıkma ihtimalinin düşüklüğü bir yana, havaalannnda başbakanı karşılayanlarla bu grup karşılaştığı zaman hiç iyi şeyler olmayacak gibi geliyor bana.
barispoy@yahoo.com

SEYFULLAH TOSUN
Friday, June 07, 2013 3:54 PM

Çok saygıdeğer Alev Hanım

İzninizle önce kendim tanıtayım; Seyfullah Tosun, İstanbul Hukuk Fakültesi 4.sınıf öğrencisi.

Gezi parkı olayları ile ilgili değerlendirmenizi okudum. Açıkçası yorumunuz geniş bir bakış açısıyla baktığımız olayları karşılamıyor gibi geldi. Tabi ki panteizm, turbo kapitalizm, 'philistinism' dünyanın ve dolayısıyla bizim önemli bir sorunumuzdur. Ancak bu olaylarla ilgili daha farklı şeyler ifade edilebilir gibi geldi. Yani olayları öncelikle safhalara ayırıp masum isteklerle başlayan olayların polisin orantısız güç kullanımı ve Başbakan'ın gerilimi artıran söylemlerinden sonra genişleyen bir kitleden ve aynı zamanda eylemciler(bir kısım) tarafından yavaş yavaş tahribatın ve şiddetin benimsenmesi olarak yani haksız bir eyleme dönüşmesi şeklinde niteleyebilrdiniz. Başbakan'ın izanını yitirmesini, basiretinin bağlanmasından bahsedebilir, bir Başbakan'a yakışmayacak sorumsuzluğunu belirtebilirdiniz. Yani 'evlerinde zor tuttuğum bir %50 var' söylemi nasıl müntehip ile müntehap mefhumlarının Başbakan'da afaziye uğraması kabul edilmesi gerektiğinin kabulü ise aynı zamanda bir gerilim tırmandırmaktan başka bir ifade olamdığının da kabulüdür. Aynı şekilde şehre inşa edilecek mevkii ve yapısı itibariyle önem arzeden bir şeyin Avrupa'daki şehirlerde yapılan referandum sisteminin benimsenmemesi, hadi bunu geçtim objektif niteliklere haiz, şehri düşünen, çevreyi düşünen aynı şekilde şehrin gerekliliklerini düşünen birden fazla sivil toplum kuruluşlarına danışılarak kamuoyu saptaması yaplmaması veyahut toplumun nabzının yoklanmaması  "yaptım-oldu ahlaksızlığı" değildir de nedir Allah aşkına! Keşke bunları de belirtseydiniz.

Haddimi aştıysam gerçekten özür dilerim. Ben 'hayır böyle yorumlayacaksınız' despotluğu ve ceberrut tavrıyla yazmıyorum bunları, sadece sizin kitaplarını okuyan, sizi seven bir insan olarak değerlendirmenizi okuduktan sonra yaşadığım hayal kırıklığı ile yazıyorum. Eğer bir kusur ettiysem kötü niyetime değil bilgisizliğime verin. Biliyorum 'cehenneme giden yol iyiniyetle örülür' ancak her iyiniyet cehenneme götürmez.  Saygılarımla.

CANER  ATASEVEN
Friday, June 07, 2013 12:39 PM
Ben doymadım :-)

Benim anladığım kadarıyla Alev hocam da "bunlar üç beş çapulcunun talebi" diyecek, tam diyememiş. Adalet gelecekse de biz entelektüeller getirmeliyiz diyor galiba. Korktuğum başıma geldi, ben kuşağı kapıya dayandı, diyor. Fethullah gülen'de dün bu yavrucakları ne yapsak da ıslah etsek diye ağlamış. Kim bilir, belki Alev hanım da muradına erer milli eğitim bakanı olur da, el ele ıslah ederler "düzeysizliğin dilini"!

Ya da benim öfkem adabımdan çoktur, bilemedim.
canerata7@hotmail.com>

CANER ATASEVEN
Friday, June 07, 2013 6:06 PM
Ben doymadım :-)

"Kötülüğe karşı duyulan nefret yüzünü çirkinleştirir insanın/ Haksızlığa karşı bağırmak sesini kabalaştırır" faslından sayınız.

Tarkan maske takıp geldi diye, bir haftadır çektiğimiz cefanın yoksayılmasına duyduğum acıya veriniz.

Ben vicdanı Rodoplu'dan öğrendim, boynuz kulağı geçti demek ki, öğrenciliğinizden azlolurum, olur biter. Bir de her durumda lafı "paçozluk" diye geçiştirir oldunuz, kendi kavramlarınızla büyülenmekten imtina ederseniz fikir dünyamıza daha fazla katkıda bulunacağınıza inanıyorrum. Selametle. canerata7@hotmail.com

ERKİN ÇAM
Fri, 7 Jun 2013 10:19:32 +0300
Ben doymadım  :-)

Alev Hocam, www.alevalatli.com.tr adresindeki yazınızı  okudum da doymadım, karnım hâlâ aç :-) (Yazının muradını tam anlamadım diyeceğim de aptallığım ortaya çıkar diye korkuyorum!) Sanki yarıda kesilmiş gibi yazı, sanki "bu kadarı şimdilik yeter" demişsiniz gibi... Oysa ben durduşumum zemini belirlemek için sizin verdiğiniz koordinatları okumaya çok alıştım (Bu nasıl bir tembelliktir değil mi? Farkındayım) ve kalbim arada isyan etse de aklım dediklerinize önünde sonunda ikna oldu çoğu zaman.

"Vur de vuralım, öl de ölelim" demiyorum size, bilirim ki vur da demezsiniz, öl de. Ama ne gördüğünüzü daha açık söylemenizi, bizim de gözümüzü açmanızı istesek... Rica etsek... Yalvarsak...
Sevgiler,  Erkin

FİLİZ ŞAHİN
Friday, June 07, 2013 12:18 PM

Merhaba Alev hanım nasılsınız;

Geçtiğimiz hafta bir mail atmıştım size ama hemen akabinde geziparkı olayları gundeme dustu. Bu durum benı çok uzuyor nasıl goremiyor ınsanlar donen oyunları merak ediyorum. Umarım en kısa zamanda hersey duzelır. Ben Akp'li değilim. Ama bu benım bazı şeyleri gormeme engel değil, sizin 24 kanalındaki sansursuz programını tekrar izledim ve size tekrar hayran kaldım. Keşke herkse sizin gibi kendilerince olan tek doğruyu değilde gerçeği savunabilirler. Bu tarz konularda bana gore tek doğru yoktur muhakkkki tarafında olduğumuz kişi, kitle yada grubun elbette yanlışlarıda olabiliyor. Önemli olan bır teraziye koyup bizim için ulkemız için hangisi daha faydalı gormemız gerekmektedir. Gozlerde, kalplerde sanki muhurlenmış inadına gormuyorlar inadına devrim diyorlar. Neyin devrimi şimdi bu sonrasını dusunmezlermı.. Neyse çok konuştum sanırım rabbim size uzun omurler versin Allah'a emanet olun.

Ş.EMRE KARTAL
Wednesday, June 05, 2013 8:43 PM
Schrödinger'in kedisi Taksim'de mi kayboldu?

Saygılarımla hocam,

Bir kaç gündür Taksim merkezli yaşanan olayları izledikçe aklıma kitabınızın birinci bölümü; Kabus  geldi,

Türkiye nin fikri anlamda bölünmüş, darmadağın görünümü içimi acıttı, Kitabın başındaki acı sahnelere benzettim olanları,

Siz ne düşünüyorsunuz, neye varacak bunlar, masum, demokratik talepler-tepkileri çoktan aştı olaylar, nereye gidiyoruz ?
saygılarımla

Ş.Emre KARTAL/ RİZE   yedideniz@gmail.com

Ş.EMRE KARTAL
Friday, June 07, 2013 12:02 AM

Yok hocam, henüz okumadım maalesef

TİMUR DÖNMEZER
Thursday, May 30, 2013 4:50 AM
Bir romanın ardından...

Selamlar değerli hocam...

Ben 28 yaşında, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde okuyan bir Hititoloji öğrencisiyim. Öncelikle hayatıma, kitaplarınız, yazılarınız ve konuşmalarınızla yaptığınız değerli katkılardan ötürü sonsuz teşekkür ederim. Bugüne kadar okuduğum her romanın ardından içimde bir burukluk olurdu. Bu gece itibariyle "Beyaz Türkler Küstüler" adlı kitabınızı bitirmiş bulunmaktayım ve şunu söylemeliyim ki hayatımda hiç bir film ya da kitaba kendini kaptırmamış olan ben romanınızı bitirdiğimde yüzümde süzülen iki damla gözyaşıyla kendime geldim. Şunu gördüm ki farkında olmadan, yavaş yavaş paçozluğun parçası değil bizzat kendisi olma yolunda ilerlemekteyiz. "Beyaz Türkler Küstüler" eminim ki belki 20 yıl sonra, bu ülkenin içinde bulunduğu durumu çözümlemek isteyen benim gibi cahil bir bireyin zihnini, bugün beni ağlattığı yoğunlukta aydınlatacaktır.

Saygılar sunar ellerinizden öperim...
Timur
timurdonmezer@hotmail.com

 
 
2013, 1 Nisan - İpek Çakaloz
 
2013, 29 Mart - Can Ataseven
 
2013, 29 Mart - Erkin Çam
 
2013, 26 Mart - Erkin Çam