"Bizi terör değil paçozluk dağıtacak"
2013, 8 Nisan
Habertürk  gazetesi  -  Kutlu Esendemir  söyleşisi
(orijinal metin)

*Hocam; partilerin açıkladığı yeni Anayasa taslaklarına baktığınızda, sizin için şaşırtıcı bir durum söz konusu oldu mu?

Doğrusu hayır  ama ben de ne hukukçuyum,  ne de hukuk felsefecisi.  Buna karşın, şeytanın ayrıntılarda gizli olduğunu bildiğimden olacak, mesela siyasi partiler,  mesela yükseköğretim , mesela memuri muhakemat , mesela TSK yasalarını fiiliyatta anayasadan daha çok önemserim.  Dediğim gibi, hukukçu değilim, lâkin, örneğin, 12 Eylül'e yargı yolu açmayı öngören bir anayasa tasarısının bundan otuz yıl önce "Silahlı Kuvvetlerin vazifesi; Türk yurdunu ve anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti'ni kollamak ve korumaktır" buyuran  35.madde uyarınca harekete geçtiklerini savunan birilerini hangi hukuki gerekçe ile yargılayabileceğini  merak ederim.  Yada, Siyasi Partiler Yasasında ''siyasi partiler; Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde milli veya dini kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler. Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar...” hükmü varken, neyin kavgasının yapıldığını merak ederim.  657 ile işe bir kere giren memurun bir daha işten çıkarılabilmesi zaten çok olağanüstü şartlara bağlanmış iken,  toplu iş sözleşmesi ve sendika hakkının anayasada yer alması ne iştir, anlayamam.  Hasılı, asıl derdimiz mevcut yasaların uygulanmaması iken, şu yada bu anayasanın özlenen hukuk reformuna katkısının marjinal olacağından korkarım.

*Geçen hafta Prof. Dr. Halil İnancık, Prof. Dr. İlber Ortaylı ve sizin gibi 3 önemli düşünürü yanyana getiren, “Türk Milleti'ne çağrı” metnine imza atmıştınız. Gerek iktidar partisinin gerekse muhalefet partilerinin Anayasa taslaklarına baktığınızda bu kaygınız giderilmiş görülüyor mu?

Halil ve İlber hocalar adına konuşmaya mezun değilim. Bana gelince,  hayır.  SPK’nın açıklığına rağmen  BDP  varsa, bu yasalara özen göstermeyen bir toplum olduğumuzun delilidir.  Anayasanın yaptırım gücünün diğer yasalardan üstün olduğu şeklinde bir tecrübemiz de yok. Zamanın ruhuna göre hareket etmekte de beis görmeyen ultra-pragmatik bir “ahali”yiz! vesselâm.

*Öcalan'ın nevruzda okunan ve “tarihi olarak” nitelenen mektubunda, İslami referansları öne çıkartması, sorunun çözümü için doğru anahtarın bulunduğunu gösteriyor mu? Bir bütün olarak baktığınızda Öcalan'ın mektubunu nasıl değerlendirirsiniz?

İslâmi referanslar Abdülhamid Hana bile hizmet etmedi, Kutlu bey.  Ortadoğu’nun haline bir bakın.  Pakistan’a bakın, Afganistan’a bakın, Irak’a bakın. Niyetlenmeye görsünler, Müslümanlar olsun, Hıristiyanlar olsun, birilerini ötekileştirmek, birbirlerine girmek için bir mezhep, bir tarikat ille de bulurlar.  İmralıdakine gelince, kolunun bir biçimde büküldüğü anlaşılıyor ama nasılı belli değil.  

*Başbakan'ın “işin aslını herkesten iyi bildiğini” söylemiştiniz. Başbakan'ın bilip, bizim bilmediğimiz sizce neler olabilir?

Aklıma PKK’nın gayri meşru finans kaynaklarına indirilen bir darbe olabileceği geliyor. Bu darbenin uluslararası telmihleri geliyor. Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimiz.

*Tüm ülke, “Terör bitsin” noktasında hem fikirken neden Hükümet'in “çözüm süreci” olarak nitelediği arayışlara kaygı ile yaklaşan bir çoğunluk var ve sizce süreç doğru zeminde ilerliyor mu?

Kaygılanmamızın nedeni bunca senedir  esip köpüren mafyoza bir tedhiş örgütünün  sözüne güvenmiyor olmamız.  Bakın, biz ne ihanetler, ne Damat Ferit’ler, ne Ali Galipler, ne Yüzbaşı Noel’ler gördük.  Hernekadar  Kürtlerin  ağaya, başkana, öndere, ne derseniz  artık,  mutlak itaat  alışkanlıklarını, onları ilâhlaştırma, tapınma huylarını bilsek de, son tahlilde “TC’nin elinde mahpus” birinin sözüyle bir anda kulvar  değiştirebileceklerine inanmakta zorlanmamız doğaldır. Bu aşamada hükümetin başarısına dua etmekten başkaca da bir şey gelmiyor elimizden.

*Yine toplumun önemli bir kesiminde bölünme kaygısı söz konusu. Sizce bölgede yeni bir ulus devlet doğma olasılığı mevcut mu?

“Ulus devlet” mi dediniz?  21. Yüzyılda? Küreselleşme tüm gezegeni tek bir pazara dönüştürme gayreti içindeyken?  Ve hangi müktesebatla?  Bir Mem u Zin’le değirmen dönmez. Leylâ ile Mecnun’la da dönmediğini de en iyi biz biliriz. 

*Bu noktada Öcalan'ın açıklamalarıyla, BDP'lilerin açıklamalarını kıyasladığınızda nasıl bir durum söz konusu olur?

BDP,  bu aşamada İmralıdaki kadiri mutlak “sarok”unun sözünden çıkamaz.

*Sizce 4 parti, Anayasa konusunda ortak bir mütakabata varma başarısını gösterecek midir?

Sanmıyorum.  Batum’la Türmen’in bile söyledikleri birbirini tutmazken,  MHP  ile diğerini el sıkışırken tahayyül edebiliyor musunuz?  Yeni bir anayasa olacaksa, bu Ak Parti’nin anayasası olacaktır ki,  neden olmasın?  1982 anayasası bile yüzde 91 oy almıştı. Kimse kendisini kandırmasın, sandıklara gidildi ve oy verildiydi. O zaman da bir bu kadar yılmıştık terörden.

*Türkiye ne zaman Kürt sorununu aşacaktır, yoksa bu sorun etap etap mı çözülecektir?

“Kürt sorunu” dediğiniz, Türkiye’nin olduğu kadar “Kürtler” adına konuşan birilerinin de sorunu,  Kutlu bey.  “Kürtler” ne zaman kendilerini aşacaklar da, 21.yüzyılda yaşadıklarının farkına varacaklar?  Ne zaman ahlâken savunmaları mümkün olmayan önderlere ya da örgütlere bel bağlamaktan vaz geçecekler?   Türk hükümetlerinin "Resmi Tarihi"nden yakınırken,  PKK ve uzantılarının söylemlerine teslim olmaktan  geri duracaklar?  Ne zaman  bizzat  kendi aydınları tarafından ihmal edilmiş budunlarının acısını 'Yeni Dünya Düzeninde varolabilmek için petrolsüz, doğal gazsız çabalayan kan kardeşleri Türklerden çıkarmaktan vaz geçecekler?  Bütün bunlar bir süreç meselesidir, gayret meselesidir. Bugünden yarına gerçekleşmez.

*Son kitabınızın adı “Beyaz Türkler küstüler...” Peki Türkiye'de “Beyaz Kürtler” var mı ve varsa onlarda durum nedir?

Beyaz Kürtler hep vardı. Türkiye'de soyağacının bir yerinde bir Kürt atası olmayan hemen hiç kimse yoktur.  Erzurum Cephesi gazisi Kürt İhsan Nuri Paşa'yı hatırlayın. Hamidiye Alayları komutanı Mirliva İbrahim Paşa'yı, Osmanlı Şûrâ-yı Devlet başkanı Kürt Said Paşa'yı hatırlayın.  Menderes'in bakanlarından Yusuf Azizoğlu'nun, Mustafa Ekinci'nin, Ord. Prof. Hüseyin Şükrü Baban'ın, Sabahattin Eyüboğlu'nun  gönlümüzdeki yerini hatırlayın.  İsmet İnönü ve Turgut Özal olmak üzere, nice devlet adamını "devlet adam"ı yapan şecerelerini hatırlayın. 

*Sizin kitabınızda öne çıkarttığınız “Paçozlaşma” kavramı sadece bu toplumda Türkler'i mi kapsıyor?

Hemen düzelteyim,  ben “Türk” derken,  bir budundan,  bir etnisiteden değil,  bir üst kimlikten söz ederim.  Bu çerçevede,  “paçozlaşma”  Türk, Kürt, Boşnak, Çerkez, vs. tüm budunları kapsar.  

*Türkiye'nin entelektüel dünyasına baktığınızda, sizin deyiminizle nasıl bir “paçozlaşma” ya da nasıl bir çürüme söz konusu?

Has entelektüel “paçoz” olmaz, “paçoz” ise entelektüel değildir.  Olsa olsa “entel” olur.   İktisatta kötü paranın iyi parayı kovduğu gibi, entel de entelektüeli kovar.  İzleyen kalitesizleşme toplumun tüm katmanlarına sirayet eder.  

*Ne oldu da Türkiye, bu değerlerini yitirdi, kaybetti?

Başlıca nedeni Sakallı Celâl’den bu yana süren ciddiyetsizlik. 
Celâl Yalınız’ı  hatırlayın.  Galatasaray Lisesi mezunu, ‘20li yılların ortalarında sınıf arkadaşı Hamdullah Suphi ile beraber Atatürk’ün Ankara’sına koşarlar. Celâl, Cumhuriyetin gözbebeği lisenin başına geçer, diğeri maarif vekili olur, vargüçleriyle çalışmaya koyulurlar. Hikâye o dur ki, günlerden bir gün, Hamdullah Suphi, Sakallı Celâl’i arar, devlete memur gerektiğini, bir çare bulup son sınıfları ivedilikle mezun etmesini ister.  Celâl, aldırmaz. Hamdullah Suphi, bir daha, bir daha arar. Sonunda, Sakallı, telefonu açar, “Bana bak, Hamdullah,” der, “Meşrutiyeti getirdik, olmadı. Cumhuriyet’i kurduk, olmadı.  Bir de Ciddiyet’i denesek, ne dersin?”   Bence bu anektot paçozluk denilen illetin geçmişine iyi bir göndermedir.  Sonuç, birbirlerinin beylik ahkâmını tekrarlayan,  gelirgeçer keyiflere kul köle ama mutmain, ama kendileriyle fevkalade barışık  yurdum  insanları. Isıtılıp ısıtılıp sofraya  sürülen mesnetsiz siyasi tesbitler, perdah yüzü görmemiş düşünceler, basmakalıp toplumsal reçeteler, beylik terkipler, incir çekirdeğini doldurmayan gündemler, pireyi deve habbeyi kubbe yapan sığlık.  Söyleyenin bile inanmadığı güveyeniği ütopyalar.  Paçozlukta sürüden ayrılmamak esastır: kim ne yapıyorsa, onu yapmak, kim nereye gidiyorsa,  oraya gitmek,  kim neye rağbet ediyorsa, ona rağbet etmek. “Trendy” kabullere sıkı sıkıya yapışmak, açığa düşmemek. Toplam eblehleşme, değerler yitimi.

*Peki bu eleştirel kavramınız kentleşmeye nasıl yansıyor? Evinizin bulunduğu Beykoz'dan İstanbul'a baktığınızda nasıl bir kent görüyorsunuz?

Paçozluk  kentsel bir fenomendir zaten. Eli nasırlı adam, paçoz olmaz. Mütedeyyin Müslüman da paçoz olmaz.  Paçoz, küçük burjuvadan çıkar. Metropolde serpilir. Alalanmış paçozluk, Angelina Jolie’yi, Somali’ye iyi niyet elçisi olarak göndermeye benzer. Diyeceğim, sorun sadece bizim memleketle de sınırlı değildir. Çevre kirlenmesi gibi, 21. yüzyılın küresel bir meselesidir. Beykoz’a gelince, kentler malum hakim siyasetin cismanileşmiş halleridir. Bakın şu pencereden, “Mashattan”ı görüyor musunuz?  Ya “tower”ları? Dubai’nin  İstanbul’daki yansıması birşeyler söylemiyor mu?  

*Yarışma programlarına çıkan üniversite mezunu gençler, ilkokul seviyesindeki sorulara takılıp elenebiliyorlar. Peki, ertesi gün rezil olabilme cesaretini kendilerinde nasıl bulabiliyorlar?

Yanılıyorsunuz.  Türkiye’de olmayan bir şey varsa, o da rezil olmaktır. Lale Mansur  hanımın kulakları çınlasın.

*Peki Kürt sorununu aşmış bir Türkiye'de işler hemen yoluna girecek midir? Siz, Türkiye'nin bundan sonraki 50 yılını nasıl görüyorsunuz?

Kürt sorunu deyip duruyorsunuz, ben size birşey söyleyeyim mi?  Bence Türkiye’de “eğitim sorunu”  bahsettiğiniz o meseleden çok daha tehlikeli bir sorundur.  Siz ilkokul seviyesindeki soruların içinden çıkamayan üniversite mezunlarınızdan haber verin.  Bu çocuklar, Güneydoğu da dahil olmak üzere, ülkenin hangi sorunlarıyla başedebilecekler? Türkiye’nin  2023  hedefleri, 2 trilyon dolarlık milli gelir öngörüyor. Bunlar bizzat Sayın Başbakan tarafından dillendirilen fevkalâde sevindirici hedefler, velâkin, ulaşılabilir olmaları için işgücünün istihdam edilebilir nitelikte olması şarttır.  Oysa, eğitim sistemimizin   nitelik ve nicelik olarak ne denli yetersiz olduğunu sağır sultan duydu. Melbourne Enstitüsünün 2012 raporu Türk yükseköğretim sistemini elli ülkelik listesinde 46.sıraya koydu.  İran bile bizden daha iyi durumda.  Gençlerimiz 2023 itibariyle hedeflediğimiz ligde rekabet edebilecek donanımı haiz değil.  Astronomisiz kozmoloji, matematiksiz teknoloji, biyolojisiz çevrecilik, fiziksiz, kimyasız eskatologya, notasız müzik, tarihsiz siyaset!  Yirmibirinci yüzyılın  “Türkiş ütopyası”!  Aklımızı başımıza toplamazsak, terör filân değil, paçozluk dağıtacak bizi!