2013, 1 Mayıs
İktidar Dergisi  söyleşisi
(Yeni)

Sayın Alev Alatlı,

Türkiye, çözüm süreci ve sivil anayasa ile bir dönüşüm geçiriyor. Siz Türkiye’deki değişimi nasıl yorumluyorsunuz? Sizce Türkiye nereye gidiyor?

Öncelikle “sivil anayasa” tanımını yadırgadığımı ifade edeyim. Bu ifadeden murat, daha özgürlükçü, daha demokratik bir anayasa ise, 1961  Anayasası’ndan mütekâmili olmasın – malûm, o anayasayı da askerler hazırlamışlardı.  Bu defakine gelince, başlangıçtaki üç maddeye dokunulmadığı sürece, değişikliğin pek de önemli olmadığını düşünüyorum. Müteadit defalar ifade ettiğim gibi  siyasi partiler,  yükseköğretim , memuri muhakemat , TSK  yasalarını fiiliyatta anayasadan daha çok önemserim. Türkiye’nin nereye gittiğini bunlar ve diğer yasalardaki değişiklikler gösterecektir. Bu aşamada nereye gittiğimizi kestirmemiz pek mümkün değil. Zaten tedirginliğimizin nedeni de bu.

Türkiye’deki siyasi değişim, Türk toplumuna nasıl yansıyor?

“Siyasi değişim”den, Ak Parti iktidarının icraatından söz ettiğinizi çıkarıyorum. Çok başarılı, hatta devrimci denebilecek icraatı olduğu, Türkiye’yi yadsınamayacak bir görünülürlük noktasına taşıdığı kesindir.  Bununla beraber, eğitim ve adli sistemin iyileştirilmesi hususlarında ekonomide gösterdiği başarının çok gerisinde kaldığı da bir vakıa.  Adaleti özgürlüğe tercih eden birisi olarak, Türk toplumunun kendisini henüz çağdaş bir ülkeden beklenen güvence ile donatılmış hissetmediğini gözlemliyorum.

‘Akil İnsanlar’ listesi için ne düşünüyorsunuz? Sizce, listede adı geçen isimler, hangi kriterlere  göre akil?

Söz konusu grubu Hükümetin elçileri gibi görüyorum. Bu bağlamda elçiye zeval olmayacağı gibi, kimlerin bu görevi en iyi yürütebileceklerinin kararını da en iyi verecek olan hiç kuşkusuz, onları seçen  Hükümetin kendisidir. Kimlerle çalışmak istediklerini en iyi onlar bilecektir. Bununla beraber, “akil” gibi içinin doldurulması son derece meşakkatli  bir kavramın külfetini yüklenmeselerdi daha iyi olurdu diye düşünmüyor da değilim, “akil”in malûm İslami telmihleri vardır.

‘Beyaz Türkler Küstüler’ isimli kitabınızla, Türkiye'de paçozluğun her alanda hakim olmasından duyduğunuz endişeyi dile getirdiniz. Sizce, Türk toplumundaki ‘paçozlaşma’nın önüne geçmek için kimler ne yapmalı? Toplumun bireylerinde bu kültürel bilinç nasıl oluşturulur?

Kamu önderlerinin, yani siyasilerin, yöneticilerin, basının başlatacağı bir kampanya ve onu izleyen icraatla başlayabilir.  İcraattan kastım, kitabın arkasındaki “Uyarı”nın yürürlüğe konulduğu, yani paçozluğa prim verilmediği, tedip edildiği durumdur. Bu süreç eşzamanlı olarak eğitim sistemine yansımalı, “ahlâk” yeniden Türkiye’nin gündemine girmelidir.

Yine kitabınızda yanlış Batılılaşma teması önemli bir yer tutuyor. Beyaz Türkler’in küsmesi, Türk toplumuna ne kaybettirir?

21. yüzyılla teması kaybettirir. Osmanlının en görkemli zamanlarını hatırlayın, evimizi yıkan Batı’daki dönüşümü yakalayamamışlığımız olmuştu.  Benzeri bir durum olur. Şöyle söyleyeyim, halen CERN’de devam eden araştırmalar beşeriyeti yeni bir Galile vakası ile karşı karşıya getirmekteyken, İHL’lerle yatıp kalkmanın, İslami açıdan çok daha önemli hadiseler varken, habbeyi kubbe yapmanın anlamı yoktur. Nitekim, günümüzde 5,000 birinci sınıf bilim adamının ABD’de yaşadığını, o topluma katkıda bulunduğunu biliyoruz. Yanlış Batılılaşma, ülkedeki kod birliğini bozan yaklaşımdır – bu birlik yeniden ve bilinçli bir programla tesis edilmelidir.

Sizce, bugüne kadar Türk toplumunda, Batı’nın örnek alınması konusunda oluşan yanılsamaların nedenleri nedir? Siyasetin bu konudaki sorumluluğu nedir?

Daha Tanzimat’tan başlayan, 1940’larda lise müfredatına kodlar olarak giren muasır medeniyete ulaşma çabaları, Batının Musevi-Hıristiyan altyapısını ihmal etmiş, Yunan-Roma yani pagan bacağında yoğunlaşmıştır.  Aristo ile, Eflâtun ile ünsiyet kespetmek için yıllarını harcayan kuşaklar, bir yandan içselleştiremeyip “felsefe”den koparken, diğer yandan Batının bizzat kendisinin pagan dönemini geride bıraktığının da farkına varamadılar.  Hal böyle olunca, Eski Ahit & Yeni Ahit ittifakı, Kalvinistler, Neo Con’lar, papalık, Yahova Şahitleri vb vb gelişmeleri anlamladıramadık. Oysa, Kitaplı Dinlerin en mütekâmiline sahip olan bizler için, Batı zihniyetini kaptırmak bu kadar zor olmazdı.  “Siyaset”e gelince, siyaset son tahlilde, halkın heva ve heveslerinin yapılaşmasından ibarettir, tek başına hiçbir şeyin müsebbibi olamaz.

Türkiye’de aydın ve entelektüellerin toplumdan kopuk olduğu eleştirisi sıklıkla gündeme gelir. Sizce neden halk ile aydınlar arasında bu kopukluk oluştu ve bağ kurulabilmesi için kime, ne görevler düşüyor?

Entelektüeller, dünyanın her yerinde halktan kopuktur, neden çünkü beşerin tarihi, sosyolojik, ekonomik, edebi vb vb arşivini tutanlar onlardır.  Bilgi ve görgüleri, hemen her zaman halkın güncel dertlerini belirgin bir “continuum,” geçmişten geleceğe uzanan kesintisiz bir süreçe referansla değerlendirmeleriyle sonuçlanır.  Örneğin,  generallerin aşağılanmalarına karşı çıkarlarken, tarih, onlara orduların esas itibariyle bir mistifikasyon olduğunu, bu mistifikasyonla oynamanın hayırlı sonuçlar vermediğini gösterdiği için karşı çıkarlar; a veya b paşaya özel bir değer atfetikleri için değil. Oysa, halkın değerlendirmesi kısa süreçleri kapsar. Kızar, çıkarı zedelenir, rahatı kaçar, “atın içeri” moduna girer.  Dahası, tersini iddia edeni dışlayacak, entelektüelleri akılları bir karış havada, tuzları kuru, hatta yaban birileri, dilerseniz Beyaz Türkler olarak görecek, kulak asmayacaktır.  Kime ne görev düşüyor diye soruyorsunuz, görev herşeyden önce bireyin kendisine düşer: anlık öfkelere kapılmadan, durmak, dinlemek, muhakeme etmek, inkâr etmemek, hakkı teslim etmek, haddini bilmek vs. Bu hasletler, eğitim sistemine gömülebilmelidir. Ne yazık ki, halen öğretmenin öğrencisini kafa atarak zaptırapt altına aldığı bir dönemdiyiz. Haberi gördünüz değil mi?

Sizce Türk toplumu ‘öz’üne sahip çıkmak konusunda neden çekingen davranıyor?

Özünün ne olduğunu bilmiyor, bu bir.  İkincisi de, bölük pörçük bilgilerini günümüze, günümüzün gereksinimlerine tercüme edemiyor.  Bir örnek, “kul hakkı”nı anlar, “artı değer”i anlamaz gibi.  Yada, tersi. “Öz”ümüzün üstünde yükselmeyi hiç bir alanda bilemedik.  Gelin görün, hiçbir toplum yok ki, inkârla bir yere gelebilmiş olsun.

Sivil Anayasadaki Türklük kavramı tartışmaları ve son olarak Hilal Kaplan’ın Türk bayrağının değiştirilmesi önerisini nasıl yorumluyorsunuz?

Çok acıklı çok!.. Bu kadar mı, tarihten, coğrafyadan, sosyolojiden, psikolojiden, siz sayın artık, bihaber olunur – ve daha da vahimi, inkâr menfez bulur! Yazık!

“Türk Milletine Çağrı” bildirisinin ardından nasıl bir eleştiri ya da tavır değişikliği bekliyorsunuz?

Ben, bilgimin, görgümün, bu ülkenin bana verdiklerinin, bunca yıl yaşamışlığımın zekâtını ödüyorum, Dilek hanım.  Zekât verilir. Alan onu nasıl istimal eder, kimin kabı ne kadar dolar – bakın, o benim meselem değildir.  Kim nasıl isterse yararlanır veya çöpe atar. Sorumluluğum buraya kadardır.

“Türk Milletine Çağrı” bildirisindeki “Devletimizin eşit ve şerefli üyeleri olan aziz vatandaşlarımız, ırklara ve mezheplere ayrıştırılamaz” sözü çok önemliydi. Bildirgenin altında imzası bulunan aydınlar, bu durumun halkı ayrıştıracağını düşünüyor? Peki, sizin öneriniz ne? Sizce bu durum herkesi multu edecek şekilde nasıl düzenlenebilir?

Elbette. Yaklaşık yüz önce devasa bir İmparatorluğu tasfiye eden, onlarca etnik grubu, budunu, bir üst-kimlikte, Türk kimliğinde toplamak için debelenmiş insanlarız.  Bu noktadan geri dönülmesine, onca emeğimizin zayi edilip gitmesine izin verilemez.  Bir budunun etnik şantajına izin verilemez. Hayır, dünyada “herkesi mutlu etmek” gibi ütopik çözüm de yoktur. Hepimiz biraz alır, biraz verir, bir noktada uyuşuruz. Benim önerime gelince, “Kürtler” adına konuştuklarını iddia edenler, artık 21. yüzyılda yaşadıklarının farkına varmalı, bunca yıldır petrolsüz, doğalgazsız, altınsız, gümüşsüz ama medeni dünyada bir yer edinmek, silinip gitmemek için debelenen kan kardeşleri Türk milletinin hakkını teslim etmelidirler.

Yıllardır ulus devletlerin geçmişte olduğu gibi site devletlere dönüşeceğini söylüyorsunuz. Sizce süreç başladı mı? Ulus devlet kavramının sonu yakın mı?

İşaretlerini görüyorum, evet. Pazarlarını genişletmekten başka meseleleri olmayan turbo kapitalistik yığışımların nihai zaferleri, direnme kabiyetini kaybetmiş, her türlü istismara, sömürüye açık site devletlere ulaşmak olacaktır.  Bu düzenleme insanlığı mağara dönemine geri götürür ama tüketime hizmet ettiği sürece, ne gam?!